HBDH YK üyesi Tekin Yoldaş ve KBDH Konsey üyesi Hevi Sarya Medya Haber Özel Programı

HBDH Yürütme Komitesi üyesi Tekin Yoldaş ve KBDH Konsey üyesi Hevi Sarya, Medya Haber Özel Program’ında Delal Dersim’in konuğu oldular. Gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulunan Tekin Yoldaş ve Hevi Sarya’nın katıldığı özel programın içeriğini sizlerle paylaşıyoruz. 

Video için; https://www.medyahaber.info/ozel-program-30-06-2021/

-Delal Dersim: “Geçtiğimiz günlerde NATO toplantısı yapıldı. Erdoğan’ın emperyalist ülkelerden talepleri oldu. Toplantı sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl okumak gerekir?”

+Hevi Sarya: “Öncelikle NATO’ya, emperyalizme ve faşizme karşı büyük bir savaşım veren gerilla güçlerimizi selamlayarak başlamak istiyorum. Bugün Metina’da, Zap’ta ve Avaşin bölgelerinde ki gelişen gerilla direnişi aynı zamanda anti-emperyalist bir direniştir. Aynı zamanda anti-faşist bir direniştir. Burada büyük bedeller verilmektedir. NATO’nun ikinci büyük ordusu diye tanımlanan Türk ordusu ise büyük bir hezimet yaşamaktadır. Büyük bir çıkmaz içerisindedir. Şehadet haberini aldığımız Ulaş Dersim yoldaşın mücadelesini buradan anarak sözlerime başlamak istiyorum. Yoldaşımızın kanı yerde kalmayacaktır. Nice komutanlar nice savaşçılar şehit düşmüştür ama Türkiye ve Kürdistan devrim mücadelemiz tüm hızıyla sürmektedir. Daha iddialı ve güçlü olarak bu mücadele zafere yürümektedir. NATO toplantısı gerçekleşti. Şöyle diyebiliriz. Aslında ABD, Avrupa Birliği’ni de daha fazla yanına alarak Çin ve Rusya karşısında geliştirdiği savaşı daha fazla sertleştirme arayışı içerisinde. Bu toplantıya damgasını vuran buydu. Emperyalistler arası ilişkiler bakımından, rekabet açısından bugün saflar daha fazla belirginleşmiş durumdadır. Bir yanını ABD’nin çektiği ve aynı zamanda Avrupa Birliği’nin, NATO üyesi ülkelerin çektiği bir taraf ve diğer tarafta Rusya ile kendi alanında Çin. Bu üç büyük emperyalist devletlerin arasında ki rekabet mücadelesinin daha fazla belirginleştiğini görüyoruz. Biden yönetiminin aslında daha fazla kurumsal ve örgütsel yaklaştığını ve aynı zamanda NATO’yu daha fazla derleyip toparlama ihtiyacı duyduğunu da görüyoruz. NATO’nun sadık üyesi, 70 yıldır NATO üyesi olan Türkiye’de bu toplantıda yeni görevler üstlendi. NATO’nun jandarmalığı ve aynı zamanda uşaklığı söz konusu olduğunda Türk devleti her zaman rolünü oynamıştır. NATO üyeliğine başladığı dönemde Kore Savaşı’ndaydı. Buradan aslında görevi yerine getiriyordu ilk yıllarında. Şimdi de Kürdistan’da ki işgalci pozisyonunda bunu görebiliyoruz. Aynı zamanda Karadeniz’de, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’tan Afganistan’a Balkan’lara Kafkas’lara ve hatta Afrika’ya kadar burada eksen belirlenmesi söz konusu olduğunda Türkiye’nin de çeşitli roller üstlendiğini günümüz itibariyle görüyoruz. Burada 2030’da kadar bir strateji çizdiklerini görüyoruz. Aynı zamanda Türkiye’nin güvenliği söz konusu olduğunda da yakın bir destek vereceklerini açıkladılar. Özellikle Türkiye’nin konumu itibariyle baktığımızda birincisi; pazar genişliği ve aynı zamanda coğrafi konumu itibariyle devlet coğrafyasını çevreleyen alanlar bakımından emperyalistlerin de iştahını kabartan pozisyonu. Aynı zamanda ordu gücü. Bunlar Türkiye’nin konumunu önemli hale getiriyor. Türkiye’de bugüne kadar NATO ve Rusya arasında ki çelişkiler üzerinden de özellikle de son yedi yıllık siyasetine baktığımızda bu denge arasına oynayan ve özellikle de Kürdistan’da ki işgalci pozisyonunu yeni pazarlar, yeni alanlar ele geçirme stratejisini uygulayabilmek açısından da bir cambaz taktiği uyguladı. Buradan yeni kazanımlar elde etti. Ama şunu bilelim ki Türkiye ABD’nin stratejik müttefik gücüdür. 70 yıllık NATO üyeliği de somut olarak bunu gösteriyor. Türkiye bu topraklarda bölgesel pozisyonu itibariyle, örneğin Suriye söz konusu olduğunda ABD’nin onayı olmaksızın bir dakika bile duramaz. İdlib’te ki pozisyonuna baktığımızda ABD’ye rağmen değildir. Ya da Gre Spi işgaline bakıyoruz, Serekaniye işgaline bakıyoruz. Buralarda ABD’nin onayı olmaksızın bir işgale girişemez. Burada emperyalizmin mali ve ekonomik sömürgesi pozisyonu elbette NATO toplantısında ki pozisyonu da aynı zamanda belirliyor. Belli çelişkiler, belli sürtünmeler var. Ama önümüzde ki süreç açısından Türkiye ve NATO ilişkilerinin daha güçlü temelde örgütleneceğini öngörebiliriz. Gerek emperyalistlerin çıkarları gerekse de Türk burjuva devletinin çıkarları önümüzde ki süreçte daha uyumlu bir konsepte doğru yürüyecektir.”

-Delal Dersim: “Hevi Sarya ile NATO toplantısı ve sonuçlarını değerlendirdik. Türkiye’nin taleplerinden bahsettik. Erdoğan’ın ABD’den taleplerinden biri Kürt Özgürlük Hareketi ve HBDH bileşenlerinin imhası olduğu biliniyor. Bununla birlikte geçtiğimiz günlerde HSM Ana Karargah Komutanı Murat Karayılan’ın bir açıklaması oldu ve açıklamasında Erdoğan’ın ateşkes istediğini söyledi. Bu minvale göre AKP-MHP faşist diktatörlüğünün askeri-politik durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

+Tekin Yoldaş: “Herşeyden önce şöyle bir tespit yapmak lazım. Emperyalizm, Mahir Çayan’ın dediği gibi içsel bir olgudur. Emperyalizm değerlendirmesi yaparken onunla iç içe olan Türkiye sermaye sınıflarının, ordu kurumlarının bağımsız bir emperyalizm değerlendirmesi olamaz. Böyle bir değerlendirme yaparsak Türkiye’nin görece özerkliğinde bir abartma yapmış oluruz. Bugün AKP-MHP faşist iktidarı Amerikan emperyalizmi ekseniyle çok güçlü ilişkiler içerisinde. Bugün Güney Kürdistan’da ki işgal hareketi sonuçta Amerikan emperyalizminin bölge politikalarından bağımsız değildir. Misak-ı Milli sınırlarını aşmış bir işgal politikası izliyorlar. Kuzey Doğu Suriye’de, Başur Kürdistan’da Libya’da ve birçok bölgede yaygın bir işgal politikası içerisindeler. Bu işgaller NATO’nun yeni yöneliminden, emperyalizmden bağımsız değil. Keza KDP ile PKK arasında olan gerilim de bu politikadan bağımsız değildir. Dolayısıyla Türk devleti burada tek başına bir oyun kurucu değildir. Aslında emperyalistler arası çelişkilerden, emperyalizmin politikalarından yola çıkarak bölgede gelişen devrimci dinamikleri, ulusal hareketleri, sosyalist hareketleri boğmaktır temel hedefi. Bu yönüyle Erdoğan rejimi bütün imkanlarını buna yatırmıştır. Türk ve Kürt devrimcileri katletmek, yenmek ve bunlar üzerinden bölgede güç haline gelmek istemektedirler. Dolayısıyla iktidarın temel çelişkisi halkla, emekçilerle, kadınlarla, işçi sınıfıyla arasında ki çelişkidir. Arada ki diğer bütün çelişkiler talidir. Bugün Amerikan emperyalizmi ile bir süre çelişki varken bugün onun politikalarının doğrudan uygulayıcısı pozisyonuna gelebilir. Onun temel isteği Kürt Özgürlük Hareketi’ni boğmaktır. Çünkü Erdoğan rejimi bu savaşı yürütmekte birçok açıdan zorlanmaktadır. Murat Karayılan yoldaşın belirttiği doğrudur. Niye ateşkes istiyorlar? Çünkü savaşın maliyeti çok büyük. Televizyonlarda çıkanları duyuyoruz. Bu savaşı sürdürebilmek için uyuşturucu ticareti yapıyorlar, işinsanlarını haraca bağlıyorlar. Ülkenin gidişatı şunu gösteriyor; enflasyon ciddi boyutlara gelmiş durumdadır. İşçi sınıfı ve emekçiler için yaşam çok zorlaşıyor. Bunu neyi gösteriyor? Kirli savaşı devam ettirmenin maliyeti çok büyük. ABD ve AB’nin Erdoğan rejimine muazzam bir desteği var. Bunu nereden biliyoruz? Bu NATO zirvesi ile elde edilmiş bir destek değil. Üç PKK öncü yöneticisine yapılan para ödülü meselesi burada çok önemli. Bu üç sembol isimle beraber yapılmak istenen PKK hareketini tasfiye etmek ya da teslim almaktır. Aynı şekilde Türkiye Devrimci Hareketi’ne de HBDH bileşenlerine de Türk devletinin özel politikası var. Onlara dönük operasyonlar, özel yönelimler var. Bu, birleşik devrim nasıl bizim için güncelse faşizm içinde güncel bir mesele olduğunu gösteriyor. Biz nasıl Türk ve Kürt halklarının birliğinden bahsediyorsak, işçi sınıfıyla kadınların, Kürt halkının mücadelesinden bahsediyorsak onlar da karşı-devrim meselesinde bir birliktelikten bahsediyor. Bu yönüyle NATO zirvesi sonrası Erdoğan bu politikayı uygulayacaktır. Politikanın amacı Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmektir. Devrimcileri tasfiye etmektir. Gerillanın görkemli direniş ve mücadelesi karşısında ilerleyememektedir. İlerleyemedikçe de yeni partnerler devreye sokmaktadır. KDP’nin bu sürece dahil olması, İdlib’ten ve Libya’dan çetelerin getirilip savaştırılması aslında Türk devletinin açmazlarını göstermektedir. Türk devleti kayıplarını gizlemektedir. NATO’nun en büyük ikinci ordusu Metina’da Zap’ta Avaşin’de adeta çakılmış durumda. Daha fazla ilerleyebilmek için bölgesel düzeyde KDP ya da Irak Devleti ile ittifak arayışı içerisine girmektedir. Bu, askeri sonuç alamadığını göstermektedir. Ama şu gerçeklikte var; ateşkes talebi de başarısızlığın göstergesidir. Buna karşı olarak da gerillanın başarısı Türkiye’de gelişecek devrimci mücadelenin, sınıf mücadelesinin önünü açmaktadır. Askeri açıdan başarısız olmuş bir faşist rejimin çözülme süreci hızlanacaktır. Zaten derin bir çözülme sürecinde olan faşist rejim git gide daha fazla atomize olacak, git gide kendi içinde birbirine düşen ve iktidar krizinin daha da derinleştiği bir iktidarla karşı karşıya kalacağız. Bu yüzden bizlerin hedefi gerillanın orada ki direnişini Türkiye metropollerine ve Kürdistan metropollerine taşımaktır. Bu alanda birleşik devrim mücadelesini güçlendirmektir. Bu, çözülmeyi daha da hızlandıracaktır. Bu anlamıyla birleşik devrim güçlerine daha büyük görev düşmektedir.”

-Delal Dersim: “Gündemde olan diğer bir önemli gelişme HDP’ye yönelik saldırılardır. Kurulduğundan beri HDP, faşist iktidar partisi tarafından hedef haline getirildi. Bunun yansımalarından biri de İzmir’de HDP binasına yönelik silahlı saldırı oldu. Deniz Poyraz isimli bir partili katledildi. Sizler de bu konuya ilişkin bir açıklama yaptınız. HDP yönelik saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?”

+Hevi Sarya: “Öncelikle bu durum AKP-MHP iktidarının bir yenilgi ruh hali içerisinde olduğunun işaretidir. Bu saldırıların sertleşme düzeyi ciddi bir rejim krizi yaşadıkları ve gelişen Türkiye ve Kürdistan devrim mücadelesi karşısında büyük bir korkuya kapıldıklarını gösteriyor. Yani konsept olarak 2016 konseptini çağrıştırıyor. Neticede daha çok katliamlarla, gözaltı ve zindan politikasıyla iktidarını korumak dışında bir seçeneği yoktur bu faşist rejimin. HDP’ye yönelik saldırı da aslında 2016 döneminde gerçekleşen saldırıların bir iz düşümü, bir devamı ya da tarihi daha geriden alırsak Gazi Katliamı’nı, Sivas Katliamı’nı, Maraş Katliamı’nı, Roboski Katliamı’nı anımsarız. Bütün bu katliamlar politikası faşist TC’nin kendi resmi devlet ideolojisini yaşatabilmesinin ve aynı zamanda kendi Türk burjuva sermaye çıkarları doğrultusunda bir devlet yönetimi gerçekleştirebilmesinin zorunlu yöntemidir. Şu an aslında AKP’nin ve MHP’nin kitle tabanı giderek çözülmekte; birinci nokta bu. İlerici anti-faşist kuvvetlerin  moral düzeyi, cesareti ve iddia düzeyi giderek gelişmekte. Savunma çizgisi aktifleşmeye doğru ilerlemektedir. Bu önemlidir. Eylemler düzeyine baktığımızda ise saldırı düzeyinde  milis kuvvetlerimizin ve gerilla güçlerinin Türkiye metropollerinde ya da Kürdistan dağlarında yaptığı ve saldırı hattında olan eylemleri önemlidir. Bütün bunlar aslında OHAL’lerle yönetmeye çalıştığı, darbeyle yönetmeye çalıştığı mevcut faşist rejimin politikalarının sökmediğini, özgürlük ve onur yürüyüşünün tüm kararlılığıyla sürdüğünü gösteriyor. Dolayısıyla bu son saldırı da bu bağ içerisinde onlar açısından uygulanan bir taktikti. Bu saldırıyı doğrudan Erdoğan yaptı deriz, Bahçeli yaptı deriz. Sadece Suriye’de özel eğitim almış bir kontra elemanı yaptı demeyiz. Bu devlet aynı zamanda bir mafyadır, kontradır. Dolayısıyla bu saldırının doğrudan saray eliyle örgütlendiğini, AKP-MHP iktidarı eliyle örgütlendiğini rahatlıkla ifade edebiliriz. Dolayısıyla hesabı, biz onlardan soracağız. Erdoğan- Bahçeli ve bu çetelerden mutlaka hesap soracağız. Deniz arkadaşımızın kanı yerde kalmayacaktır. Bu saldırı karşısında sokağa çıkan halkları ve kadınları selamlıyoruz. Gerçekten binlerce insan sokağa çıktı. Merasiminde çok etkin bir katılım oldu. Fakat şunun altını çizmek gerekir; protestocu bir tarz değil, bizim tam da böyle bir dönemde daha fazla alan tutan bir tarz izlememiz gerekir. Bir katliam saldırısı karşısında belirlenen bir süre dilimi içerisinde bu katliamı gerçekleştirenler o mahallelere alınmamalıdır. Bu katliamın polisi, gerçekleştiren iktidar partisi, Erdoğan ve çeteleri o mahallelere sokulmamalıdır. O mahalleler birleşik devrim güçlerinin denetiminde olmalıdır. Oraya girmeye çalışan her bir polis, her bir AKP çetesi misliyle cezalandırılmalıdır.  Önümüzde ki süreç açısından sokakları ve meydanları daha fazla tutan, özgürleştiren bir eylem çizgisine ihtiyaç var. Yani süreç bu temelde yürütülürse faşizmi yıkma mücadelemizin zaferle sonuçlanması kaçınılmaz olacaktır. Düşman da karşı-devrim güçleri de çalışıyor. Kendi pozisyonlarını alıyorlar. 2023 seçimine ancak böyle bir iklimde girebilirler. Devlet sınırları içerisinde faşist sert politikalar, devlet sınırları dışında ise işgal politikaları şeklinde bir siyasete başvuracaktır. Zaten böyle bir siyaseti 2014 yılından beri çok aktif uyguluyor. Faşizm ve şovenizm, cinsiyetçilik, işgal ve bunlar dışında bir yol ve yöntem onlar için yoktur. Ama ezilen işçiler, emekçiler, milyonlar ise güçlü bir uyanış içerisindedir. Bütün pisliğiyle, kiriyle tepeden tırnağa yozlaşmış, kirlenmiş bu rejim halklarımız nezdinde de tüm gerçekliğiyle görünmektedir. Gidişat daha fazla faşizme ve şovenizme karşı birleşik mücadele safları olacaktır. Gidişat daha fazla anti-faşist ve anti-şovenist mücadelenin yükseliş biçimiyle ilerleyecektir. Dolayısıyla önümüzde ki sürecin daha büyük bir kitle dalgası ve aynı zamanda bölgesel ayaklanmalar, daha güçlü halk hareketleri içerisinde ilerleyeceğine inanıyoruz.”

-Delal Dersim: “Ailesi devletin baskılarından kaynaklı Mardin’den İzmir’e göç etmiş bir ailenin 20’li yaşlarında genç bir kızıydı Deniz Poyraz. İzmir HDP’ye yönelik saldırıda katledildi. Sadece coğrafyamızda değil, dışında da, Deniz Poyraz’ın katledilmesi büyük tepkilerle karşılandı. Siz neler söylemek istersiniz?”

+Tekin Yoldaş: “Biraz önce bahsettiğimiz gündem ile doğrudan alakalıdır. Bu bir NATO operasyonudur. Özel harp dairesi eylemidir. Toplumsal muhalefeti sindirmek ve baskılamak için ona karşı bu tür eylemler yaparlar. Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin tarifi bu provokasyonları tanıyor. Burada provokasyon kelimesini özellikle kullanmak istiyorum. Çorum, Sivas, Maraş, Gazi Katliamlarında bunlar gerçekleşti. Yöntem aynıdır. Yöntem nedir? Bir kurum hedef alınır. Ondan sonra da plan uygulanmaya başlanır. Bu açıdan faşist rejimi HDP üzerinden Türkiye’de ki toplumsal muhalefete devrimci güçlere savaş ilan etmiştir. Bu gerçekliği bilmeden, bunu görmeden hareket edemeyiz. Dolayısıyla bu savaş karşısında devrimci güçler güçlü bir karşı duruş sergilemezse, aslında bir savunma refleksi, bir süre sonra sinme ve geri çekilmeyle sonuçlanacaktır. Burada, özellikle belirtmek isterim. Provokasyon söylemi doğru değerlendirilmezse savunma refleksinin üstünü örtüyor. Savunma eğilimini güçlendiriyor. Burada provokasyon, faşist rejim saldırı yapmaktadır. Buna aynı şekilde hatta misliyle karşılık verilmedikçe mücadele gelişmeyecektir. Deniz Poyraz’ı katledenler de kadın cinayeti gerçekleştirenler de sokakta mazlumu katledenler de aynı işareti yapıyor. O siyasi partinin lideri onu sahiplendi zaten, Devlet Bahçeli. Bu konsepte karşı birleşik devrim güçleri en güçlü şekilde karşı durmalıdır. Faşist rejimin saldırıları karşısında sağduyulu düşünce içerisinde olması gereken siyasi iktidardır bundan sonra. Devrimci güçlerin sağduyu, geri çekilme, bir bekleyelim görelim siyaseti izleme şansı yok. Tam tersine sokakta olmak, hesap sormak, bir tokat atana beş tokat atan bir politika izlemek zorundadır. Öbür türlüsü faşist rejimin güçlenmesiyle, kurumsallaşmasıyla sonuçlanacaktır. İktidar zaten şunu biliyor; bu şekilde yaparak toplumsal muhalefeti sindirmek, işçi sınıfını- ezilenleri sindirmek ve sonrasında onları teslim almak istiyor. Deniz Poyraz katledildiğinde bu bir provadır. Daha büyük katliamlara hazırlıktır. Sokağa çıkmak çok önemli. Mücadele etmek çok önemli ama aynı şekilde karşı koyacak milis örgütlenmeleri, devrimci örgütlenmeler güçlendirilmeli. HBDH milisleri bunun hazırlıklarını yapıyor. Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin, Kürt halkının mücadele tarihi ve dünyada gerilla pratikleri buna karşı mücadelelerle doludur. Buna karşı en güçlü şekilde örgütlenmek zorundayız. Karşı-devrimin saldırılarına karşı cevap vermek zorundayız. Burada provokasyon meselesinde şunu söylemek zorundayız; sağduyu, sakinlik çağrısı yapan asıl provokatördür. Kavga ediyorsun, düşman sana saldırıyor. Ayırıyorum diyerek düşmanın sana daha fazla zarar vermesine neden olan bir anlayıştır. Bu açıdan siyaseten dar bir ufuktur. Kesinlikle terk edilmesi lazım. Bugün faşizme karşı yapılması gereken sokağa çıkmak, hesap sormak ve mücadele etmektir. Bu topyekun saldırılara karşı topyekun bir direniş mücadelesidir. Kim hangi imkanla yapıyorsa, yapmalıdır. HDP’nin hedef alınması başka saldırıların başlangıcı olarak görülmelidir. Bu koşullarda birleşik devrim güçlerine büyük sorumluluk düşüyor. Bu topyekun bir halkın ortak mücadelesidir. Milislerin, gerillaların, devrimci kitle faaliyeti yürütenlerin ortak mücadelesiyle bu saldırılar püskürtülebilir. Deniz Poyraz’ı sahiplenenler, onun eylemlerini yapanlar Türkiye’nin birçok yerinde devrimci örgütler, devrimci partiler hedef alındı. Niye? Çünkü teslim almak istiyor. Teslim olmayanlar, baş eğmeyenler, direnenler kazanacaktır. Birleşik devrim mücadelemizin amacı da budur. Deniz Poyraz’ın hesabını soracağız. Devrimcilere saldırılıyorsa o işareti yapanların siyasi partileri de devrimcilerin hedefi olacaktır. Zafer işareti yaparak da onlara gereken yapılır. Bunun sonuçlarına Devlet Bahçeli ya da faşistler bunu göze alıyorsa sonuçlarına katlanacaklardır.”

-Delal Dersim: “Türk devletinin mafya ve çetelerle ilişkili olduğu biliniyor. Son süreçte bir çete liderinin söylemiyle ayyuka çıktı. Son dönemde kirli savaş suçları başta uyuşturucu ticareti olmak üzere birçok yasadışı organizasyon basına yansıdı. Bu gelişmeleri iç politika açısından nasıl okumak gerekiyor?”

+Hevi Sarya: “Öncelikle devletin tanımına baktığımızda; devlet, üretmeden üretilene el koymaktır. Devletin kendisi bir gasptır. Burjuva devlet için Lenin böyle tarifliyor. Mafya da bunu yapıyor, çete de bunu yapıyor. Burjuva devleti ve mafya örgütlenmeleri aynı işi yapıyor. Aralarında hiçbir fark yok. Tarihten bugüne baktığımızda da aslında zamanında İttihak Terakki’nin çıkarları doğrultusunda hareket eden Topal Osman ne ise Sedat Peker’de odur. Mustafa Kemal’in Türk burjuva devletinin kuruluşunda oynadığı rol ne ise bugün Erdoğan’ın oynadığı rol odur. Ya da Tansu Çiller’in oynadığı rol ne ise Erdoğan’ın oynadığı rol odur. Çeteler, cumhurbaşkanları ya da başbakanlar ya da mevcut burjuva partileri.. Bunların iç içe geçen sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda birlikte hareket eden bir pratiği oluştururlar. Dolayısıyla Sedat Peker gibi bir alçağın, katilin ifşalarıyla bu düzen çökmez. O, onlardan bir tanesi. Yaptığı ifşaalar da aslında kendi çıkarları biraz çelişkiye düştüğü için bir nevi kendi zenginleşme imkanları tehlikeye düştüğü için böyle bir ifşaya başvurmuştur. Altında aslında parasal çıkarlar vardır. Özü itibariyle bunların hepsi halk düşmanıdır, halk vampiridir. Dolayısıyla, Sedat Peker’in demeçleri azaldı giderek. Bahçeli’den Erdoğan’a Soylu’ya Perinçek’e mevcut devlet aslında bu süreci bir şekilde yönetti. Bir dönem belki sessizlik oldu ama sonrası açısından hızla birbirine sahip çıkan, cumhurbaşkanlığı sistemi denilen sistem hızla kenetlendi. Aile birliği içerisinde pozisyon takındı. Bu süreci yönetmeye çalıştılar. Burada şu önemlidir; bu gibi çetelerin oynadığı role baktığımızda Sedat Peker o çöktürme planları döneminde saray rejimi çıkarları doğrultusunda hareket etmiştir. Kuzey ve Doğu Suriye’yi işgal politikalarında doğrudan ÖSO’nun ve El-Nusra’nın destekçisidir. Ya da o dönem HDP yönelik gerçekleştirilen provokasyonlar, saldırılar, kundaklamalar ya da doğrudan çete eliyle gerçekleştirilen katliam saldırılarında saray rejimi kadar Sedat Peker’in de rolü vardır. Bunlar aynılaşmıştır. Burjuva ahlakını temsil etmişlerdir her yönüyle. Bugün Türk burjuva devleti burjuva ahlakını temsil eden kültürel yönüyle de iyice teşhir oldu. Devrimciler ya da gerilla ve sosyalist tam da bu noktada proleter ahlakı, devrimci ahlakı temsil eden yönüyle ya da bu halkın evlatları olarak doğruluktan, iyilikten, güzellikten yana olan pozisyonuyla da kültür anlamında bir saflaşmaya hizmet etti. Gerçekler bu yönüyle zaten görünüyor. Türkiye ve Kürdistan halkları zekidir. Sorgulama gücü yüksektir. Buradan doğru, Türk burjuva devletinin-mafya devletinin iyice teşhir olduğunu düşünüyoruz. İkizdere’de ki doğa talanına karşı direnen emekçiler üzerine gelen askerlere karşı: “Biz mafya değiliz” demişlerdir. Burada politikleşme var. Ya da Artvin’de ki çay üreticileri de aynı şekilde cevap vermişlerdir. Biz emeğimizi savunuyoruz, asıl vatansever biziz demişlerdir. Şu an bu vatan-millet edebiyatının özünde  kendi sermayelerinin çıkarlarını koruma anlamına geldiğini, Türk burjuvasının kendini koruma anlamına geldiğini görüyoruz. Dolayısıyla Türk burjuva devletinin resmi ideolojisi sarsılıyor, alt üst oluyor. Tam da bu nedenledir ki bu yüz yıllık politikanın girdiği çıkmaz nedeniyledir ki halklarımız yeni bir uyanış içerisindedir. Türkiye ve Kürdistan’ın mücadelesi de yeni bir eşiktedir. Biz bu süreçten devrimimiz lehine yararlanma içerisindeyiz. Bu gibi halk katillerine cevabı eylemlerimizle vermeliyiz. Sedat Peker gibi alçaklar ya da onun ittifak kuvvetleri diyebileceğimiz Erdoğan-Bahçeli-Soylu gibi alçaklar doğrudan eylemlerimizin muhatabıdır. Aynı zamanda devrimci halk mahkemelerinin muhatabıdırlar. Burada cezalandırılmayı hak eden şahıslardır.”

-Delal Dersim: “2 Temmuz Sivas Katliamı’nın 28.yıl dönümü yaklaşıyor. Madımak Oteli’nde ki katliamı da devletin kontrgerilla faaliyetlerinden biriydi. Hem katliamın yıl dönümüne ilişkin hem de bu çete yapılanmasına ilişkin neler söyleyeceksiniz?”

+Tekin Yoldaş: “Sivas-Madımak Katliamı Türkiye’nin kanayan bir yarasıdır. Türkiye’de kim faşizme ve sömürüye karşı baş kaldırdıysa bu rejim, özel harp dairesiyle üzerine gitmiş ve katliamlarla teslim almaya çalışmıştır. Alevi halkına dönük çok büyük bir planın parçasıdır. Alevilerin sistem dışı duruşunu tasfiye etmek, onları sistem içinde ‘ehlileştirme’ hamlesidir. Bu açıdan Madımak Katliamı’nda bugünkü AKP iktidarının yürütücüleri bu katliamın ortağıdır. Katliamda yargılananlar ya da avukatları bugün AKP’den milletvekili oldu, siyaset yapmaya başladı. AKP’de benzer katliamları Cizre’nin bodrumlarında, Sur’da, Soma’da işçi sınıfına aynı şekilde uygulamaya devam etti. Bugün İstanbul’un yoksul mahallelerinde Türkiye’nin değişik yerlerinde Alevi mahallelerinde Alevi halkımızın kapılarına çarpılar atılarak hedef alınıyor. Diyanet cephesinde buna benzer Sivas Katliamı’nın mantalitesini oluşturan bakış açıları ve söylemler kullanılıyor. Bu neyi gösteriyor? Bu zihniyet devam ediyor. AKP o dönem iktidarda olmasa da devlette süreklilik vardır. Bugünün yürütücüsü olan iktidar aslında o zamanki katliam zihniyetinin devamcısıdır. Bundan bağımsız değildir. Bundan bağımsız değerlendirilirse yanlış olur. AKP iktidarı fazlasıyla, Deniz Poyraz’ın katliamında da görüldü ki SADAT tarzı  özel harp örgütlüyor ve bunları bizzat devletin kolluk kuvvetlerinin, çetelerinin yetmediği noktada devreye sokuyor. Sivas Katliamı’da böyle bir organizasyondur. Bu çete yapısı devlete içseldir. Çünkü bu sömürü düzeni başka türlü ayakta kalamaz. Sömürü düzeninin ayakta kalabilmesi için onu devam ettirecek olan çeteler buradan beslenmektedirler. Bu bir sistem sorunudur. Sistem ortadan kalkmadan, örneğin Sedat Peker dün belki birleşik devrim güçlerinin hedefiydi. Bugün bakıyoruz ki sahibine havlıyor, sahibine yönelmiş durumdadır. Sedat Peker’in ifşaları şunu gösteriyor; bunlar ne kadar pisliğe batmışlar. Sömürü düzeni öyle bir boyuta gelmiş ki devletin olanaklarıyla kokain ticareti yapıyorlar, insanların mallarına-mülklerin el koyuyorlar. Bırakınız bir halk düzenini, sosyalist düzeni bir burjuva düzeninde bile yapılmayacak şeyleri yapıyorlar. Çünkü bu kirli savaşa, halka karşı, emekçilere karşı savaşa o kadar girmişler ki bu ilişkiler içerisinde artık AKP kendi savunduğu ilkeleri de terk eden bir parti haline gelmiştir. Her aşamasında rüşvet, yağma ve talan var. Doğa talan ediliyor, o 5’li çete denilen organizasyon her tarafta Türkiye’nin ve Kürdistan’ın yer altı ve yer üstü kaynaklarını yağmalıyor. Aynı zamanda bu isimlerin beraberinde rüşvet, mala-mülke el koyma, talan var. Bunların hepsi bir sistem mantığıdır aslında. Sivas Katliamı’nı yapan bu yağma düzeni bugün aynı şekilde AKP-MHP faşizmiyle devam etmektedir. Sivas’ta o aydınları yakan elle İzmir HDP binasında Deniz Poyraz’ı katleden el aynı eldir. Bu anlamıyla AKP iktidarı bunun cisimleşmiş ifadesidir. Bundan hesap sormak, buna karşı mücadele etmek bizim görevimiz ve sorumluluğumuzdur.”

-Delal Dersim: “Faşizmi Yıkalım Özgürlüğü Kazanalım” devrimci seferberlik hamlesi devam ediyor. Aleviler ve ezilen inançların faşizme karşı mücadeleye katılmasının birleşik mücadele stratejisine katkısı nasıl olacaktır? Mücadeleye katkısı neler olacaktır?”

+Hevi Sarya: “Türk burjuva devletinin belli argümanları var. Kuruluşundan bugüne ayakta tutan ya da mevcut ulus-devlet çizgisinin sürdürülmesini sağladığı belli argümanlar var. Bunlardan biri de politik İslamcılıktır. Bugün açısından siyasal İslamcılık da diyebiliriz. Rejimin egemen Sünni mezhebine dayanan ve bunu esas alan tekçi bir siyaset çizgisi var. Dolayısıyla da siyasal İslamcılık’ın egemen olduğu bir yerde farklı inançlar baskı altında olur. Türkiye tarihine baktığımızda da aslında Ermeni katliamlarından, Rum katliamlarına, Dersim ya da Sivas- Maraş katliamlarına… ve bugünlere gelecek olursak Alevilere ve devrimcilere yönelik gerçekleştirilen saldırılan kadar özünde saldırı siyaseti izliyor. Yok etme siyaseti izliyor. Bunu yapamadığına da daha çok pasifize etme siyaseti izliyor. Örneğin, devlet Alevisi yaratmaya çalışıyor. Yok etmediğini pasifize ederek rejim politikalarına yedekliyor. Burada CHP’nin oynadığı rol önemlidir. CHP, Alevi halkının devrimci potansiyelini sömüren bir yerde duruyor. Devlet-Alevisi çizgisine getirmeye çalışıyor Alevi halkını. Tam da burada inançlar üzerinden bir yabancılaşma, uluslar temelli bir yabancılaşma ya da cinsler temelli yabancılaşma, sınıfsal temelli yabancılaşma yani bütün bu yabancılaşmayı körükleyen bu çelişkileri derinleştiren bir siyaseti var. Tam da bu siyaset üzerinden mevcut iktidarını kurmaya çalışıyor. Dolayısıyla, Türkiye ve Kürdistan birleşik devrim stratejimizin de en temel rolü bu oyunu bozmaktır. Halklar arasında, inançlar arasında kaynaşma ve buluşma, yoldaşlaşmayı sağlamaktır. Bu oyun ancak böyle bozulur. Burada belirli mücadele deneyimleri var. Gazi Mahallesi’nde düşmanın uyguladığı politika Alevi emekçilerine saldırı olarak tezgahladı ama Gazi genelinden tüm Türkiye’ye yayılan bir ayaklanmaya dönüştü.  O oyun öyle bozuldu. Alevi toplumunu sindirme politikası bir ayaklanmayla bozuldu. Yada bugün açısından Deniz arkadaşın katledilmesi Türkiye genelinde ve Kuzey Kürdistan genelinde eylemlerle bu saldırı bozuluyor. Bizim burada temel görevimiz; farklı ulus ve inançlardan gelenler üzerinden devrimci politika geliştirme ve topyekun birleşik mücadeleyi yükseltme ve Türk burjuva devletinin bu resmi ideolojisi tasfiye edilmeden bu düzen değişmez. Türkiye ve Kürdistan birleşik devrim stratejimiz açısından da bu resmi ideolojiyi yıkan, tasfiye eden ve yerine yenisini kuran bir siyasetle ancak bu düzeni değiştirebiliriz. Dolayısıyla bunun tek yolu vardır; devrim. Toplumsal bir ayaklanma gerçekleştirme ve devrimi gerçekleştirme dışında hiçbir seçenek yoktur. Dolayısıyla farklı uluslardan ve mezheplerden halkların birleşik mücadelesini yükseltmek bu stratejiye hizmet eden bir yerde duracaktır.”

-Delal Dersim: “Alevilere, Kürtlere, kadınlara, emekçiler ve diğer tüm ezilenlere, halklara çağrınız nedir?”

+Tekin Yoldaş: “Halklara çağrımız bu faşist saldırılara karşı sinmemeleri, tam tersine örgütlenmeleri ve birleşik devrim mücadelesine güç vermeleridir. HBDH olarak ‘Faşizmi Yıkacağız Özgürlüğü Kazanacağız” kampanyamızın ikinci aşamasındayız. İleri…Daha İleri… diyoruz. Daha ileri demek, daha fazla eylem, daha mücadele ve faşizmden hesap sormak demektir. Faşist düzeni yıkacağız. Bu konuda kararımız kesindir. Örgütlülük ve gücümüzü daha da artıracağız bu kampanya sürecinde. Gerillalarımız direniyor. Milislerimiz eylem yapıyor. Halkımız da bu temelde buradan güç almalıdır. Bunlardan hesap soracağız. Ne olursa olsun sokakta olmak, mücadele alanlarını terk etmemek, daha ileriye gitmek ve faşizm karşısında diz çökmemek siyaseti uygulayacağız. Biz onlardan hesap sormazsak, onlar daha güçlü saldıracaktır. Deniz Poyraz’ın hesabı sorulmazsa yeni Deniz Poyraz’lar olacaktır. Faşist düzenden hesap sormak, onu yaptıklarından ve yapacaklarından pişman etmek bizim görevimiz. Bu açıdan HBDH güçleri üzerine düşen rolü oynayacaktır. Halkımıza çağrımıza çağrımız örgütlenmeleri, mücadele etmeleridir. Artık her yer mücadele alanıdır. Bir yerlerden, birilerinden bir şey yapmasını beklemek değil, kendisinin bu mücadeleye katılması lazımdır. Faşistler gelip bir siyasi partiyi basacaksa demokratik kurumlar, kitle örgütleri  buna göre önlemlerini almalıdırlar. Yeri geldiğinde pişman edecek şekilde hazırlıklı olması gerekiyor. Bu konuda halkın yapabileceklerinin sınırı var. Biz gerillalar olarak, birleşik devrim güçleri olarak üzerimize düşen bu tarihsel görevi yerine getireceğiz. Bu saldırıları yapanları yaptıklarından ve yapacaklarını düşündüklerinden dolayı pişman edeceğiz!”

+Hevi Sarya: “Marx yoldaşın bir sözü var. İnsan kalmanın tek yolu bu insanlık dışı düzene karşı savaşmaktır der. Marx yoldaşın sözünün eylemcileriyiz. İnsanlık dışı bir düzen var Türkiye ve Kürdistan coğrafyasında. Faşizm alabildiğince gelişmiş durumda. Ama bir taraftan da eşitlik-adalet ve özgürlük isteyen halklar var. Kadınlar var, işçi sınıfımız, ezilenler var. Dolayısıyla devrim dışında bir hayat yok. Başka hiçbir mücadele programı kurtuluş getirmeyecektir. Bizim Faşizmi Yıkacağız Özgürlüğü Kazanacağız! İleri…Daha İleri… parolamız bu stratejiye hizmet eden önemli bir taktiksel aşamadır. Dolayısıyla da HBDH ve KBDH saflarında savaşmaya, örgütlenmeye çağırıyoruz halkımızı, kadınları ve özellikle gençleri. Saflarımızda silah tutmaya çağırıyoruz, saflarımızda dövüşmeye çağırıyoruz. Önümüzde ki süreç daha kitlesel bir cesaret ve daha aktif bir direniş ve savunmayı gerektiriyor. Daha güçlü bir saldırı ruhunu gerektiriyor. İçinde bulunduğumuz ve önümüzde ki iki yıl stratejik önemdedir. Hepimiz asılırsak bu sürece yani cesaretle, kararlılıkla yürürsek AKP-MHP iktidarının yenilmesi kaçınılmazdır. Ve yıkılması kaçınılmazdır. Dolayısıyla burada tüm yoldaşlarımıza fedakarlıkla, cesaretle, inançla dövüşme çağrısında bulunmak istiyoruz. Bu konuda hep birlikte bu savaşı, bu mücadeleyi yükseltme çağrısında bulunuyoruz.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*