Komünar Ulaş Bayraktaroğlu(Mehmet Kurnaz)’nun Ölümsüzleşmesinin Ardından Onun İçin Yazılmış Anılar-Mücadele Sözleri

KomünGücü olarak Ulaş Bayraktaroğlu’nun ölümsüzleşmesinin ardından kaleme alınan yazıları sizlerle paylaşıyoruz…

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş! – Mustafa Karasu

Birleşik Özgürlük Güçleri Komutanı Ulaş Bayraktaroğlu Kuzey Suriye’de IŞİD’e karşı yürütülen insanlık mücadelesinde şehit düşmüştür. Bu şahadet Rojava Devriminin ve Suriye’nin demokratikleştirilmesinin enternasyonal karakterini daha da derinleştirmiş, kapsamlılaştırmış ve güçlendirmiştir.

Rojava Devrimine Türkiyeli birçok sosyalist parti ve gruptan yüzlerce devrimci katılmıştır. Bu enternasyonalist devrimcilerden onlarcası şehit düşmüş, onlarcası yaralanmıştır. Rojava Devrimine katılış hem halkların kardeşliğinin gereğidir, hem de Suriye’deki demokratik devrimin Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin demokratik devrimi olduğu içindir. Suriye’de Türkiye’nin de demokratik devrim mücadelesi verilmektedir. Rojava Devrimi doğrudan Bakurê Kurdîstan başta olmak üzere Kürdistan’ın tüm parçalarını etkilediği gibi Türkiye’yi de etkilemektedir. Zaten Tayyip Erdoğan-Bahçeli çetelerinin Rojava Devrimine düşmanlıkları bu nedenledir. Rojava Devrimi ve Kuzey Suriye demokratik devrimi Türkiye’deki faşist güçleri de sallamaktadır. Kuzey Suriye’nin demokratikleşmesi temelinde Suriye demokratikleştiğinde Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin yerinde yeller esecektir.

Mayıs ayı, Türkiye halklarının Birleşik Devrim Mücadelesinin sembol isimlerinin şehit düştüğü aydır. Büyük Devrimci Ulaş Bayraktaroğlu, yine Rojava Devriminin enternasyonalist öncülerinden Paramaz Kızılbaş gibi büyük devrimciler Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahim Kaypakkayaların ideolojik ve siyasi çizgisini şehadetleriyle pratikleştirmişlerdir. Türk ve Kürt halkının kardeşliğini Deniz Gezmişler, Mahirler ve İbrahimler gibi pekiştirmişler ve Türkiye’nin Birleşik Devriminin güçlenmesini sağlamışlardır. Bu büyük devrimciler Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin çizgisinin güçlü biçimde yaşadığının ve yaşatıldığının kanıtı olmaktadırlar. Hakilerin ve Kemallerin ideolojik ve siyasi çizgisinin Türkiye’nin Birleşik Devrim mücadelesinde yaşadığını ortaya koymuşlardır. Onlar Türkiye’nin Birleşik Devrim Mücadelesinin öncü komutanları olarak Rojava Devrimine katılmışlar ve Suriye’nin demokratikleştirilmesinde yer almışlardır.

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş, Paramaz Kızılbaş gibi Gezi Direniş Ruhunun sembolü olarak Rojava Devrimine damgasını vurmuştur. Böylece Gezi Ruhunun aynı zamanda halkların kardeşliği ruhu, Türkiye’nin Birleşik Devrim Ruhu olduğunu göstermişlerdir. Gezi Ruhunun Türkiye’nin Birleşik Devrim Mücadelesindeki güçlü rolünü ortaya koymuşlardır. Gezi’de verilen şehitlerin ve emeklerin Türkiye’nin Birleşik Devrimi için büyük değerler yarattığı bu büyük devrimciler şahsında çok iyi görülmektedir.

Ulaş Bayraktaroğlu Gezi’nin başkaldırı ruhudur. Gezi Direnişinin de öncü devrimcisi olarak tarihteki yerini almıştır. Gezi Ruhunu Rojava’ya, Suriye’ye taşıran Birleşik Özgürlük Güçlerinin komutanı olmuştur. Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş, Devrimci Komünarlar Partisi kadrosudur; ancak o, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin çizgisinin gereği Türkiyeli sosyalistlerin oluşturduğu taburların başkomutanı olmuştur. Komutanlığıyla Türkiye sosyalist güçleri ve devrimcilerinin IŞİD gericiliğine karşı mücadele birliğini sağlamıştır. Kızıldere Ruhunu Rojava’da ve Kuzey Suriye’nin demokratik devriminde somutlaştırmıştır. Kızıldere Ruhu ve Gezi Ruhunu pratiğinde ve komutanlığında örnek düzeyde ortaya koymuştur. Bu nedenle Kuzey Suriye’de demokratik devrimci savaş içinde olan MLKP, TKP ML-TİKKO bu komutan için açıklama yapmışlardır. Ulaş Bayraktaroğlu’nun kendi komutanları da olduğunu ortaya koyarak onun izinde mücadeleyi gerçekleştirme sözünü vermişlerdir.

Kürt düşmanı güçler Türkiye’de ve Ortadoğu’da Kürt halkıyla Türkiye halklarının ortak mücadelesini önlemek için çok büyük çaba göstermektedirler. Kürt halkıyla Türkiye halklarının, Kürt halkıyla Ortadoğu halklarının ortak mücadelesinde kendi ölümlerini gören gerici güçler bu birliği ve ortak mücadeleyi engellemek istemektedirler. Ulaş Bayraktaroğlu komutanlığında Rojava’da savaşan Türkiyeli sosyalistler, yürüttükleri mücadeleyle Birleşik Devrim Mücadelesinin engellenemeyeceğini göstermişlerdir. Halkların Birleşik Devrim Hareketi’nin (HBDH) gelişmesinin somut kanıtı olarak Rojava Devriminde de yerlerini almışlardır.

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş ismini aldığı büyük devrimci Ulaş Bardakçı gibi Türkiye ve Ortadoğu halklarının kalbine özgürlük andı olarak yazılmıştır. Ulaş Bayraktaroğlu ve Birleşik Devrim Mücadelesi veren tüm yoldaşlar, Rojava Devrimine katılan Türkiyeli tüm devrimciler Mahirlerin, İbrahimlerin, Denizlerin ne kadar güçlü düzeyde yaşadığının ve yaşatıldığının kanıtı olmaktadırlar. Bu yoldaşlar Türkiye’nin Birleşik Devriminin zafere ulaşmasının çok uzak olmadığını göstermektedirler. Eğer 1968 kuşağının, 1970 devrimciliğinin ruhu Birleşik Devrim mücadelesinde birleştirilirse Türkiye’nin demokratik devrim birikimi güçlüdür; Türkiye’nin hala dinamik siyasi güçleri Birleşik Devrim Güçleridir. Kürdistan devrimi her zaman Birleşik Devrim Güçlerinin mücadelesi olarak Birleşik Devrim Ruhunu korumuş, Denizlerin, Mahirlerin ve İbrahimlerin çizgisinin yaşaması ve yaşatılması konusunda sorumluluğunu yerine getirmiştir.

PKK öncülüğündeki Kürdistan devrimi aynı zamanda Türkiye halklarının devrimidir. Birleşik Devrimin Kürdistan devriminde geliştirilmesidir. Hakiler, Kemaller Kürdistan’ın özgürlük devriminde Türkiye halklarının demokratik devrimini ve kurtuluşunu gördükleri için öncü devrimciler olarak Kürdistan devriminde yer almışlardır. Sosyalist devrimciler olarak enternasyonalist sorumluluklarını yerine getirmek için Kürdistan devriminin öncü önder kadroları olarak mücadelede yerlerini almışlardır. Bu katılımları ve şahadetleriyle Kürdistan devriminin ruhunu yaratmışlardır. PKK öncülüğündeki Kürdistan devriminin ruhu Haki ve Kemallerdir. Önder Apo “onlar benim gizli ruhumdur” diyerek bu gerçekliği ortaya koymuştur.

Paramaz Kızılbaşlar ve Ulaş Bayraktaroğlular da Rojava Devrimi’nin ruhu olmuşlardır. Rojava Devriminin ruhu bu devrimcilerdir. Şehit düşen onlarca enternasyonalist devrimcilerdir. Rojava Devriminin ruhunda İngiltere’den Avusturalya’ya, Kongo’dan ABD ve Kanada’ya kadar onlarca sosyalist devrimcinin karakteri vardır. Artık Rojava Devrim çizgisini bu devrimcilerin ruhu ve çizgisinden koparmak mümkün değildir. Bu sosyalist devrimciler aynı zamanda Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Devriminin demokratik sosyalist karakterinin güvencesidirler, koruyucusudurlar. Rojava Devrimi bu devrimcilerin enternasyonalist çizgisiyle mayalanmakta ve gelişmektedir. 1 Kasım Dünya Kobanê Günü Rojava Devrim ruhunu tarihte görülmedik düzeyde enternasyonalist kılmıştır. Kobanê Direnişini de Rojava Devrimini de, Kuzey Suriye Demokratik Devrimini de başarıya götüren 1 Kasım Dünya Kobanê Günü ve bu enternasyonalist devrimcilerin emeği, canı ve kanıdır. Bu gerçekliği hiç kimse değiştiremez, bu ruhu hiç kimse bozamaz. Bu nedenle bu devrimcilere çok şey borçluyuz. Devrimcilerin görevi, Türkiye halklarının görevi, Rojava ve Kuzey Suriye halklarının görevi bu devrimcilerin izinde yürüyüp devrimi kesin zafere götürmektir.

Ulaş Bayraktaroğlu ve tüm enternasyonalist şehitler Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu devriminde yaşatılacak, onların Birleşik Devrim Çizgisi Bayrağı Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu demokratik devriminde dalgalandırılacaktır.


TKP/ML TİKKO Rojava Komutanlığı

Ulaş Bayraktaroğlu, Gezi’nin başkaldırı ruhudur

“Uslu durması için denizi kim ikna edebilir?”

Deniz’lerin, Leyla Qasım’ların, Armenak’ların, İbrahim’lerin, Haki’lerin ve daha nice yiğit devrimci komünist önder ve savaşçıların şehit düştüğü aydır Mayıs ayı. Hem büyük kayıpların aynı zamanda şanlı direnişlerin ve mücadelelerin mevsimidir.

Yine bir Mayıs gününde öncü, önder bir devrimciyi, DKP ve BÖG’ün başkomutanı Ulaş Bayraktaroğlu’nu Rakka’da ölümsüzlüğe uğurladık. O, nasıl ki Gezi direnişinde en ön saflarda faşizme diz çöktürdüyse, aynı şekilde Rojava Devrimi’nde hem büyük bir komutan hem de büyük bir savaşçı olarak savaş cephelerinde en önde saflarda DAİŞ faşizmine karşı mücadele etti.

O’nun, komutan olmak, öncü olmak neyi gerektiriyorsa onu yaptı. Kendisinin gitmediği yere bir savaşçısını da yollamayan, her yere savaşçılarından önce giden gerçek bir önderdi. Ulaş Yoldaş, kendi sözleriyle “Hiçbir yerdeyken, her yerde olan”, her anını düşmandan hesap sormak için geçiren, bir an olsun devrim fikrini savaşı aklından çıkarmayan, zafere tam kilitlenmiş gerçek bir komutandı.

Ulaş Yoldaş, yalnızca kendi yoldaşları, kendi örgütü için değil, diğer tüm devrimci örgütleri aynı samimiyet ve aynı aidiyetle sahiplenmiş, siperdaşlarını kendi yoldaşlarından ayırmayarak, devrim fikrini herşeyin herkesin üstünde tutmuştur. Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde siperdaşları için canını feda eden bir devrimci geleneğin izinden giderek, Rojava’da devrimci dayanışmanın, siper yoldaşlığının en saf ve berrak haline bürünmüştür.

Her anını devrime adamış, faşizme olan öfkesi, halkına, şehitlere ve yoldaşlarına olan bağlılığı O’na rehber olmuş bir komutanın kaybı devrimci hareket içerisinde büyük bir kayıp olmuştur. Ancak büyük kayıplar, içerisinde büyük zaferler barındırır. Yoldaşlarının ve siperdaşlarının yüreğinde ve bilincinde büyük yer edinen Ulaş Bayraktaroğlu’nun yaşamı ve mücadelesini rehber edinerek, O’nun her fırsatta söylediği “Başarmak zorundayız” sözünü şiar edineceğiz.

DKP ve BÖG’ün Başkomutanı Ulaş Bayraktaroğlu’nun faşizme olan öfkesini kuşanarak yol alacağız. O’nun bitmez tükenmez devrim özlemini ve zafer tutkusunu mutlaka yerine getireceğiz.

Ulaş Yoldaş, Gezi’nin başkaldırı, Rojava’nın devrim ruhudur. Bu ruh ölümsüzdür.

Devrim ve komünizm şehitleri ölümsüzdür.

12’lerden 4’lere, Dersim’den Rojava’ya mutlaka biz kazanacağız.


MLKP Rojava: Ulaş Bayraktaroğlu Ölümsüzdür

Devrimci kavga yoldaşımız ve silah arkadaşımız, Ulaş Bayraktaroğlu’nu, faşist DAİŞ karanlığına karşı mücadelede, ölümsüzlüğe uğurladık. Rakka’nın kuşatılmaya başladığı zamanlarda, devrimci görevlerinin başında ve ön cephede ölümsüzleşen Ulaş Bayraktaroğlu yoldaşımızın erken şehadeti dolayısıyla, kurucu önderlerinden olduğu Devrimci Komünarlar Partisi’ne, genel komutanlığını yaptığı Birleşik Özgürlük Güçleri’ne ve ailesine başsağlığı dileklerimizi iletiyor, yoldaşımızın anısı ve idealleri önünde saygıyla eğiliyoruz.

Gerek Türkiye cephesinde gerekse Rojava’da, aynı barikatlarda, aynı mevzilerde ortak düşmanlarımıza karşı beraber dövüştüğümüz yoldaşımız Ulaş Bayraktaroğlu’nun şehadeti hem devrimci hareketimiz hem de halklarımız için önemli bir kayıptır. Ancak inanıyoruz ki, devrim mücadelemiz, tıpkı adını aldığı Ulaş Bardakçı gibi, nice Ulaşları ortaya çıkartacak ve onlar, kadın erkek genç devrimciler, kendilerinden önce gidenlerin anılarına bağlı kalarak, düşlerini gerçek kılacaktır.

Ulaş Bayraktaroğlu, “devrim için dövüşmeyene sosyalist denmez” sözünü eylemiyle pratikleştirmiş bir siper yoldaşımız olarak, aramızdan ayrıldı. O, iddialı devrimciliğin, cesur militanlığın bir örneği ve beraber savaşmaktan onur duyduğumuz bir şehidimizdir şimdi. Ulaş yoldaş, devrim için dövüşürken, kavgamıza kattıklarını, şimdi de ölümsüzlüğü ile sürdürecek ve yolumuzu aydınlatan meşaleler arasında hak ettiği saygın yerini alacaktır.

İnanıyoruz ki, peşi sıra gelen genç yoldaşları, onun yükselttiği bayrağı daha da yukarılara çıkartacak ve ideallerini gerçek kılmak için kavgayı büyütecektir. Bu ortak mücadelemizde bizlerin de boyun borcu ve sözüdür. Ulaş yoldaşın ve tüm şehitlerimizin düşleri, bedeli ne olursa olsun, mutlaka gerçekleştirilecektir.

Rojava’nın Mehmet’i, Türkiye devriminin Ulaş’ına sözümüzdür; Kobani’den Minbiç’e, Grê Spî’den Rakka’ya kadar, dövüşe dövüşe kazandığımız onur ve özgürlük mücadelemiz daha da büyüyecek, faşist DAİŞ çeteleri, onların destekçileri yenilecektir. Rojava’dan yükselen, devrim ateşleri dört bir yanı saracaktır.

Ulaş yoldaşımızın düşlerini kurduğu Türkiye ve Kürdistan devriminin zaferi O’na ve tüm şehitlerimize armağan edilecektir

MLKP MK: Ulaş Bayraktaroğlu ölümsüzdür

BÖG’ün ve DKP’nin kurucu önderi, devrimci yoldaşımız Ulaş Bayraktaroğlu, faşist politik islamcı DAİŞ’e karşı, Kürt ve Arap halklarıyla omuz omuza savaşırken ölümsüzlüğe yürüdü.

Ulaş Bayraktaroğlu, yasal, barışçıl ve silahsız mücadele cenderesine hapsolmuş bir politik zihniyet ve çizgiyle kopuşmanın, bu eylemin öznesi olarak Rojava savunmasında yer alan kuvvetlerin BÖG adıyla politik askeri biçimde örgütlenmesinin, iki grubun birliği yolundan DKP’nin kuruluşunun ve BÖG’ün, Türkiye’de silahlı eylem geliştirilmesi iradesinin öncü, sürükleyici ve önder kadrosu olarak devrim tarihindeki yerini aldı.

Ondandır ki, şehit düşmesi yalnızca DKP ve BÖG için değil, devrim için de yeri kolay doldurulmaz bir boşluk yarattı. Yine de başını dik tutan ve yoluna devam eden devrimin yeni Ulaş’lar yetiştireceğine güvenimiz tamdır.

Kuzey Kürdistan’da, Türkiye’de, Rojava’da, Medya Savunma Alanları’nda, Suriye’de birer birer, onar onar toprağa düşenler yeni bir hayatı yeşertiyor, yepyeni bir dünyanın yolunu açıyorlar. And olsun ki, çok daha ağır bedeller pahasına, onların idealleri yaşatılacak, devrimci özlemleri gerçekleştirilecek, adları ve anıları sonsuza değin yüksekte tutulacaktır.

Ulaş Bayraktaroğlu Yaşıyor DKP Savaşıyor!

Devrim Şehitleri Ölümsüzdür!

Yaşasın Özgürlük Yaşasın Sosyalizm!


Halk Savunma Merkez Karargah Komutanlığı

DKP MERKEZ KOMİTESİNE

Değerli yoldaşlar DKP’nin yiğit öncüsü ve BÖG’ün kahraman komutanı Ulaş Bayraktaroğlu ( Mehmet ) yoldaşın şehadetini büyük bir üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz.

DKP’li yoldaşlar başta olmak üzere HBDH ve tüm devrimci ve sosyalistlerin başı sağolsun diyor ve acınızı paylaşıyoruz.

Mehmet yoldaş devrimci ve sosyalist mücadelenin her zaman en ön mevzilerinde yer almış bir yoldaştı. Geziden Kürdistan’a oradan Suriye ve Ortadoğu’ya ezilen sınıfın ve halkların mücadelesinde yer almayı devrimci bir görev olarak bildi. Günümüz enternasyonal pratiğinin yaşayan bir efsanesiydi. Halkların birleşik devriminin kararlı bir militanı ve komutanı olarak yaşadı ve savaştı. Ortadoğu halklarının başına bela edilen Daiş faşizmine karşı mücadeleyi sosyalist
mücadelenin tarihsel bir görevi olarak gördü ve devrimci sorumluluğunu yerine getirmek için fedaice bir katılımı esas aldı. Devrime her zaman coşku ile katılan, yoldaşlarının örnek aldığı öncü bir yoldaş ve devrimci bir komutan olarak yol gösteren bir yaşamın ve kavganın sahibi oldu.

Mehmet yoldaş tarihsel kişiliği ve yaşamı ile halkların birleşik devrim mücadelesinde her zaman yaşayacaktır.


KCK: Ulaş Bayraktaroğlu’nun özlemleri zafere kavuşturulacaktır

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı yazılı açıklamasında, Büyük devrimci, Gezi direnişinin Ruhu ve komutanı Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş Birleşik Özgürlük Güçlerinin başında IŞİD faşizmine ve Ortadoğu karşı devrimci güçlerine karşı mücadele ederken şehit düşmüştür. Ailesinin, Türkiye halklarının ve tüm sosyalist güçlerin başı sağ olsun. Ulaş Bayraktaroğlu’nun Birleşik Devrim çizgisi ruhu Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu demokratik devriminde yaşatılacaktır. Onun sosyalist özlemleri mutlaka zafere kavuşturulacaktır’’ denildi.

Ulaş Bayraktaroğlu’nun enternasyonalist Birleşik Özgürlük Güçlerinin komutanı olarak Rojava Devrim ruhuna ve Suriye Demokratik Devrim ruhuna damgasını vurduğunu belirten KCK Yürütme KonseyiEşbaşkanlığı, açıklamasını şöyle sürdürdü: Onların enternasyonalist çizgisi Rojava Devrimi ve Suriye Demokratik Devriminde sonsuza kadar yaşatılacaktır. Rojava ve Suriye demokratik devriminin güvencesi ve koruyucusu olarak rollerini her zaman oynayacaklardır. Onlar şehit düşerek devrimlerde kendilerini yaşatma onuru ve gururuna erişmişlerdir.

Ulaş Bayraktaroğlu, Kızıldere ruhu ve Gezi ruhunun sembol temsilcisi olarak hem devrim güçlerinin birliğini sağlamada rolünü oynayan, hem de Halkların Birleşik Devrim Hareketinin ruhunu oluşturan büyük devrimcidir. Mahir, Deniz ve İbrahimlerin çizgisi bu yoldaşlar şahsında canlı olarak yaşamakta ve birleşik devrimin gelişmesinde rollerini oynamaktadırlar. Mahirler, Denizler, İbrahimler, Hakiler, Kemaller, Saralar ve Agitler gibi Ulaş Bayraktaroğlu ve tüm enternasyonalist şehitler de birleşik devrimin komutanıdırlar.

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş sadece Türkiye ve Bakurê Kurdîstan Birleşik Devriminin komutanı değildir; aynı zamanda şehit düştüğü Rojava ve Kuzey Suriye Demokratik Devriminin de, halkların ortak mücadelesinin ve Suriye halklarının Birleşik Devriminin komutanıdır. O; Mahirler, Denizler, İbrahimler, Kemaller, Hakiler, Saralar ve Agitler gibi devrimin en ön saflarında yer almıştır. Komutanlığını devrimini en ön saflarında yer alarak gerçekleştirmiştir. Bu karakterleriyle Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu devriminin örnek komutanı ve devrimcisi olarak tarihteki yerini almıştır.

Ulaş Bayraktaroğlu yoldaşı başta Rojava ve Kuzey Suriye halkı olmak üzere Kürtler ve Kürdistan’da yaşayan bütün halklar hiçbir zaman unutmayacaktır. Onların anılarını halkların kardeşliği ve demokratik sosyalizm mücadelesinde yaşatacaklardır.

Kürdistan devrimcileri olarak; Önder Apo’nun çizgisinde mücadele yürüten devrimciler ve halklar olarak Ulaş Bayraktaroğlu’na söz veriyoruz: sizlerin özlemleri, demokratik Türkiye, özgür Kürdistan, demokratik Ortadoğu ve demokratik sosyalizm mücadelemizde yaşatılacaktır.


QSD: Bayraktaroğlu insanlığın değerlerini savundu

Tüm dünyadan özgürlükçüler yönünü Rojava Devrimi’ne çevirdi, teröre karşı savaşmak için güçlerimizin saflarına katıldı, demokrasi ve insanlık değerlerini savundu ve DAIŞ terörüne karşı büyük fedakarlık gösterdi. Dünyadan yüzlerce özgürlükçü devrimci bu uğurda şehit düştü.

Birkaç gün önce Fırat’ın Gazabı Hamlesi’ne katılan Devrimci Komutan Ulaş Bayraktaroğlu da (Memed) özgürlük şehitlerinin kervanına katıldı” diye belirtti.

Açıklamada devamla şu ifadelere yer verildi: “BÖG Askeri Genel Komutanı ve aynı zamanda QSD’ye bağlı enternasyonalist alayların kurucularından Şehit Memed güçlerimizin yanında yer alarak teröre karşı savaşmıştır.

Şehit Memed demokratik ve özgür halkların birliğini temsil etmiş ve insanlık değerlerini savunmuş, teröre ve faşizme karşı savaşmıştır.

QSD olarak başta Şehit Memed olmak üzere tüm özgürlük savaşçılarının fedakarlıkları karşısında saygıyla eğiliyoruz. Teröre karşı savaşmaya devam edeceğimize ve özgürlük, kardeşlik ve demokrasi bayrağını kaldıracağımıza söz veriyoruz.


HBDH: Ulaş yoldaş ölümsüzdür ve her zaman mücadelemizde yaşayacaktır

DKP’li yoldaşların acısını paylaşıyor ve ailesi başta olmak üzere bütün mücadele yoldaşlarına başsağlığı diliyoruz’’ denildi.

Ulaş yoldaş Birleşik Devrim Hareketinin kararlı bir neferi ve şaşmaz bir öncü komutanıydı. Enternasyonal devrimci savaşın en ön saflarında savaşıp bize zaferin yolunu gösterdi. Türkiye halklarının yiğit evladı Ulaş yoldaş devrimci mücadelenin her alanında savaşmış ve Ortadoğu’ya kadar uzanmış devrimci yaşamı ile yoldaşlığın, sosyalizmin ve halklara adanmış bir yaşamın sembolü olmuştur. 71 ruhunun güncellenmesinin somut ifadesi olan yaşamı ve devrimci savaş komutanı duruşu ile devrimci dayanışmanın, sosyalist yaşamın ve devrimci zaferin şimdi mümkün olduğunun yolunu göstermiştir.

Bize düşen görev bu yolda yürümek ve değerli şehitlerimizin anılarını sürekli yaşatmaktır.

Ulaş Yoldaş Ölümsüzdür ve Her Zaman Mücadelemizde Yaşayacaktır.


Rojava’dan Bir Partizan Yazdı: Devrimin Yıldızı; Ulaş Bayraktaroğlu Ölümsüzdür

Karanlığın en koyu yerinde ve anında bir devrim yıldızı daha sonsuzluğa uğurlandı. Devrimin bir  Ulaş’ı daha yeri doldurulması kolay olmayan bir boşluk bırakarak aramızdan fiziki olarak ayrıldı. Bir Ulaş daha “Bizimkiler böyle ölür” türküsüyle uğurlandı sonsuzluğa.

Kabulü en zor ayrılıktır devrimcilerin fiziki ayrılığı. Devrimin her fiziki ayrılığı “erkendir” düşüncesini ve onun ağır hüznü yaşatır, doldurulması kolay olmayan  boşluğunu yaratır. Çünkü sonsuzluk içinde kayıp giden sıradan bir yaşam, kolay kabul edilecek olağan bir ölüm değildir. Çünkü kaybedilen savaşta anne ve babasını yitiren mazlum Kürt-Arap-Süryani-Türkmen-Ermeni çocuklarının yaşam ve özgürlük düşünü, ekmek özlemini silahlı devrimle arayan büyük komutan ULAŞ BAYRAKTAROĞLU’nun kaybıdır. Çünkü kaybedilen sonsuzluğa uğurlanan Rojava’nın özgürleştirilmesi hamlesinde en ön saflarda ve yerde yer alan korkusuz halk komutanlarından devrimin ULAŞ’ıdır. Yıllardır dillerde düşmeyen ULAŞ’ın  özgürlük  türküsüdür.

Ne Rojava halkı ne de onun özgürlük savaşçıları ve yürüyüşçüleri kolay kabul edecektir, devrimin deniz gözlü fırtına yürekli öncüsünün kaybını.  Ne toprak ne su ne akan nehirler ve akıp giden yıldızlar kolay kabul edecektir devrimin sağlam güvenilir yoldaşının kaybını. Çünkü O kelimenin tam anlamıyla siperden sipere cepheden cepheye en hızlı koşan günümüzün Deniz’iydi. Bundan dolayı hepimizden daha çabuk  göğüsledi ipi. O günümüzün Mahir’iydi. Tıpkı onun gibi kuşatıldığı yeri çatışarak özgürleştirmeye çalışandı. O günümüzün en samimi en içten İbrahim  Kaypakkaya  sevdalısıydı. Bundandır ki Kaypakkaya’nın Rojava’da savaşan yoldaşlarına en içten yoldaşlık elini uzattı.  Sevgiliye bakar gibi özgürlüğe özlem ve özenle baktı. Ona ulaşmak için dört elle sarıldı halkın savaşına ve silahına. Rojava topraklarında gerçekliği aradı. Vazgeçmeden, ara vermeden, görevini bir an olsun bile “tamamlamış” olarak kabul etmeden çalıştı. Bir an olsun bile duraklayıp soluk almadan, usanmadan, yorulmadan   özgürlüğe doğru  koştu.

Çünkü komutan Ulaş çok iyi biliyor ve inanıyordu ki sıradan zayıf adımlarla ve ağır tempoyla devrimin bitmeyen görevleri yerine getirilemez ve uzun soluklu yürüyüşü tamamlanamaz. Yine çok iyi biliyor ve inanıyordu ki, görevine dört elle sarılmadan herkesten daha fazla emek ve alınteri dökmeden en ön saflarda savaşmadan devrimin hiçbir değeri  yaratılamaz. Ve hiçbir kazanım elde edilemez.

O hiçbir zaman “seçilmiş önder” olmadı. Olmayı asla kabul etmedi. Kavganın savaşın ateşin tam orta yerinde devrimin doğal öncüsü ve kabul edilmiş komutanı oldu. Ateşi elleriyle tuttu. Devrimin en zorlu yerinde en zorlu nöbetini en önde en önce o tuttu. Şafağın ilk ışıltılarını kucaklayan güneşi ilk karşılayan o oldu. Bundandır ki hem Rojava halkı hem de Rojava topraklarında silah elde özgürlük arayan devrimi düşleyen devrimcilerin sevgili yoldaşı oldu. Komutan Ulaş’ı, yoldaş Mehmet’i oldu. Ve bundandır ki biz onu herkesten çok ama çok sevdik. Sahici bir yoldaşı, yiğit bir devrimciyi, korkusuz bir komutanı, devrimin sağlam bir yoldaşını, Rojava’nın  komutanı  Ulaş’ı kaybettik.

“Devrimin mütevazi ancak iddialı bir öncüsü korkusuz bir komutanı nasıl olunur”un yanıtını Ulaş yoldaşın yaşamında savaşımında görevler karşısındaki duruşunda görür ve okuruz.  Bazı sahte öndercikler gibi savaş alanın kilometrelerce uzağında kalarak halkın yoksul yaşamına ve yoldaşlarına yabancı yerde konaklarda yaşayarak, devrimin bir saatlik bir nöbetini bile tutmadan yoldaşlarına öncülük ve komutanlık yapmadı. Böyle bir yöneticilik-“önderlik” tarzını asla tenezzül etmedi. Edilmesine ve yaşatılmasına asla müsaade etmedi. İleri doğru attığı her adımında üstlendiği her zorlu görevde yoldaşlarıyla birlikte onlarla iç içe oldu. Yürürken yürüten, ilerlerken ilerleten. Öğrenirken öğreten. Öğretirken  öğrenen oldu. Devrimci mücadelenin her adımında yaşamın her anında statükoları parçalayan  oldu.

Bir yandan savaşın en önünde en zorlu görevlerin başında olurken, felsefeden-gerçeğin bilgisine ulaşma çalışmasından  asla geri durmadı. Soru sormaktan dostlarından öğrenme isteğinden asla geri durmadı. Omuzunda silahı, belinde tabancası, cebinde not defteri ve üzerinde kalemi asla eksik olmadı. Teoriyle-pratiği, sözle-eylemi, silahla-kalemi, savaşla özgürlüğü, savaşla örgütlenmeyi-bilinçlenme ve aydınlanmayı asla elden bırakmadı.  Birine dokunurken diğerinden elini çekmedi. Silaha dokunurken kalemi asla bırakmadı. Yoldaşlarına elini uzatırken Rojava halkından elini çekmemek gerektiğinin bilinciyle hareket etti.

Büyük fedakarlık ve feda ruhunu kuşanırken, savaşını Gezi’de durdurmadı. Savaşını Taksim kitlesel kalkışması alanında bırakmadı.  Rojava’ya uzanırken devrim düşlerini ve yürüyüşünü Amanoslara oradan Karadeniz’e-Dersim’e ulaştırmak sürdürmek istedi. Ekmeğini-yoldaşlığını paylaşır gibi geleceğe ileriye yönelik her düşünü çok sevdiği TİKKO’cu yoldaşlarıyla her zaman paylaştı.  Bir yandan savaş ve özgürlük gerçekliğiyle uğraşırken diğer yandan devrimin düşlerini ve yürüyüşünü dağlara uzatmaya çalıştı.

İki yıllık kısa bir süre içinde silahlı mücadele içinde örgütlenmek yürümek isteyen ve görünürlüğü olan bir örgütün yaratılmasında büyük ve önemli bir rol oynadı. Savaş programını Rojava topraklarında sınırlı tutmadı. Devrim mücadelesini ülke topraklarına taşıma konusunda büyük emek ve çaba gösterdi. Yürüme ve ilerleme yolunun özgürleşme hamlelerinin ancak  savaş içinde kitleleri örgütleyerek olabileceğini  savundu. Savunduklarını bizzat başta kendisi olmak üzere uygulayarak  ilerlemeyi esas aldı.

En çok değer verip anlam biçtiği görevlerin başında devrimciler arasında dostluğun, kardeşliğin birlikte ortak yürümenin  zorunlulukları ve sorumluluklarıydı. Özgürlüğe savaşa nasıl sahici yaklaştıysa devrimci örgütlerle dostluk ve dayanışma görevlerine de aynı benzer ciddiyet ve önemle sahici yaklaştı. Devrimciliğin yiğitlik mertlik sözünün sahibi olmak olduğunu bildi, yaşadı ve yaşattı.

Sözleri kadar yoldaşlığı sahiciydi. Devrimcilere her zaman hesapsız kaygısız yaklaştı. En küçük bir grupsal çıkara tenezzül etmedi. Rojava’da savaşan her devrimci örgüte ve devrimcilere hesapsız yaklaştı. İşte bundandır ki herkesten daha fazla sevdik Komutan ULAŞ’ı.  İşte bundandır ki herkesten daha fazla inandık sahici yoldaş sözlerine. Ve komutan Ulaş sadece BÖG savaşçılarının değil aynı zamanda TİKKO’cuların da sevgili Mehmet yoldaşı, Komutan Ulaş’ıydı.

Komutan Ulaş’ın şehit düşme haberi en çok bizlerde anlatılmaz bir derin acının yaşanmasına yol açtı. Dersim-Aliboğazı’nda şehit düşen 12 TİKKO savaşçısının acı haberini daha “yeni” almışken hemen ardından komutan Ulaş yoldaşın şehit haberi bize çok ağır geldi. Daha birkaç hafta önce dört yiğit BÖG savaşçısının, birkaç gün önce Dersim’de HPG ve YJA star gerillalarının şehit düşme haberleri üst üste gelince acıların ağırlığı yoldaş yüreğimize çok ağır geldi. Devrimin şehitleri özgürlüğe olan inancımızın artmasına  bağlılığımızın çoğalmasına yol açtı.

Görünüş olarak sert ancak yürek ve duygu olarak naif ve çocuk olan yoldaş Mehmet’in (komutan Ulaş) yoldaşlığına tanığız. Fedakarlığına paylaşımlarına, korkusuzluğuna tanığız. Biz tanık olduğumuz gibi Rojava’da savaşan özgürlük savaşçıları da tanıktır. Eskiye geriye statükoya  karşı savaşın  devrimci ismi Ulaş, Rojava’nın yoksul ve mazlum halkının özgürlük istemlerinde çocukların ekmek ve özgürlük dolu düşlerinde yaşayacaktır.

Seni unutmayacağız özgürlük tutkunu komutan Ulaş! Seni asla ve asla unutmayacağız devrimin güvenilir sağlam yoldaşı Mehmet! Sana sırtını dayamak demek Munzurlara-Kaçkarlara-Amanoslara sırtını dayamak demektir.  Sırt sırta omuz omuza vererek DAİŞ çetelerine, faşist TC ordusuna karşı savaştık, bundan böyle savaşmaya devam edeceğiz. Seni, yoldaşların unutmayacaktır ancak TİKKO’cular da asla unutmayacaktır, devrimin korkusuz yiğit komutanı! Seni özgürlük gibi sevdik. Seni devrim gibi sevdik yoldaş ULAŞ. Ayrılmaya, elveda ya dair cümle kurmayacağız. Cephede,  siperde her nöbet yerinde  gülümseyen gözlerle gelişini sabırsızlıkla bekleyeceğiz. Çünkü özgürlük yolunda birlikte yola çıktıklarımızı asla unutmadık ve onları asla yalnız bırakmadık.

Düşlerini ve yürüyüşünü sürdürme sözü veriyoruz ey devrimin deniz gözlü fırtına yürekli yoldaşı! Yüreğimizdesin. Bizimlesin! Her zaman olduğu kararlılık ve sabırla büyük bir devrim heyecanıyla ideallerini yaşatacağız. Ve o muzaffer gün gelinceye dek  seninle anılarınla yürümeye devam edeceğiz. (Rojava’dan bir Partizan)


Ulaş Bayraktaroğlu’nun ardından, bir gençlik kuşağına ağıt – Özge Yurttaş

2001 veya 2002 Nisanıydı. Ankara Üniversitesi’nin bugün polis postalı altında ezilen akademisyen cüppesi ile meşhur olan Cebeci Kampüsü’ndeydik. Kampüs içerisinde bir süredir varlık gösteren İşçi Partililer (bugünün Vatan Partisi) Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (SBF) panolara afiş asmışlardı. Bu, okulda faşist bir yapılanmanın açıktan siyasi faaliyet yürütmesi anlamına gelecekti. Okuldaki devrimci demokrat öğrenciler çok da düşünmeden gidip afişleri indirdi. Ardından İP’liler bir basın açıklaması ile durumu protesto etmek istedi. Bu girişim de aynı saatte aynı yere bir basın açıklaması konularak sayısal üstünlüğümüz sayesinde engellendi. Derken ertesi haftanın ilk günü okula civar okul ve illerden toplanan bir İP “taburu” çıkartma yaptı. Hepimiz bunu biliyor ve bekliyorduk. Biz de DTCF başta olmak üzere diğer kampüslerdeki arkadaşlarımıza, Hacettepelilere, ODTÜ’lülere, kısaca Ankara genelindeki tüm solcu öğrencilere çağrı yapmıştık. Amacımız İP’lilerin meşru bir gençlik örgütüymüş gibi okulumuzda açıktan siyasi faaliyet yürütmesine engel olmaktı. Pazartesi sabahı erken saatlerde büyük kalabalıklar halinde kampüsün en yukarıdaki binası olan Eğitim Bilimleri Fakültesi (EBF) önünde toplanmaya başlamıştık. Ama kalabalığımız öbek öbekti. Hukuk Fakültesi ve SBF içinde de bekleyenler olduğunu biliyorduk.

“Kim İP’e afişe astırmam diyormuş?”

İşte birçoğumuzun beklediği esnada bir haber geldi. İP’liler ellerinde hayatımızda ilk defa göreceğimiz satırlar, çivili sopalar ve bilumum saldırı aletiyle SBF’nin okul koridoru ile iç içe bulunan kantinine girmişti. Olaya tanık olanların anlattığına göre içlerinden birisi “Kim burada İşçi Partisi’ne afiş astırmam diyormuş”  diye bağırmış; destek için gelenler arasından o dönemde DTCF öğrencisi olan Ulaş ayağa kalkarak “Ben” cevabını vermişti. Çoğumuz o anda SBF’de değil kampüsün üst tarafında bulunuyorduk. Ulaş’ın bu çıkışının ardından satırlı saldırıya maruz kaldığını ve ellerinden yaralandığı da gelen haberler arasındaydı. İP’liler o gün SBF’den çıkıp polisin de yönlendirmesiyle bizim bulunduğumuz EBF’nin önüne gelerek bizlere de ağır bir saldırı gerçekleştirdi. Dekan yardımcısının gözleri önünde okulun girişindeki camları kırarak içeri girdiler. Hepimizin tarihinde yaşadığı ilk büyük sivil çatışmayı içimizden deneyimli birkaç arkadaşın kantin girişine barikat kurması ile durdurabildik. Bir zaman sonra İP’liler de okuldan çekildi. Aynı gün akşam saatlerinde polisin Kızılay civarında başlattığı öğrenci avıyla 10’dan fazla arkadaşımız gözaltına alındı, birkaç gün Terörle Mücadele’de tutuldu. Ulaş’ın bir ordu taşlı sopalı adam karşısında ayağa kalkıp “Ben” cevabı vermesi o gün ve o günden sonra sıkça anlatıldı. Belki aralarındaki diyalog tamı tamına bu kelimelerle geçmemişti, bunu bilemeyiz. Ama olay günü ve sonrasındaki tüm anlatılar aşağı yukarı bu minvaldeydi.

Zorbanın karşısına “ben” diye dikilen Ulaş

Henüz polisin biber gazı kullanmadığı, cop ve kalkanlar karşısında polise bedenimizle direnebildiğimiz yıllardı. Birçoğumuz hayatında ilk defa kendimiz gibi sivil insanlardan oluşan bir çetenin saldırısına uğramıştık. Saldırıyı püskürtmekte başarısız kalmıştık. Ama Ulaş’ın SBF’de bir dizi zorbaya karşı “Ben” çıkışı hepimize moral olmuştu.

Ben Ulaş Bayraktaroğlu ile şahsen hiç tanışmadım. Hiç karşılıklı oturup sohbet etmedim. Aynı eylemlerde bulundum. Aynı toplantılarda ve belki fark etmediğimiz daha nice yerde yan yana oldum. Simaen tanırdım. Devrimci Karargah soruşturmasında ve Gezi’de tutuklandığında da birçokları gibi basından durumunu takip ettim. O bizim gençlik kuşağımızın mücadele tanıklıkları içinde “zorbalık” yapmak isteyenin “bana kim engel olacak” sorusuna “ben” yanıtını veren kişiydi. Bizimkisi gibi bir neslin içinde en cesurlarımızdan birisiydi. Bizlere cesur olmanın sağlayacağı moral üstünlüğü o gün SBF’de öğreterek önemli bir zafer elde etmiş, gerçi bunun bedelini de aldığı satır darbeleriyle ödese de yaşamımızın o anından itibaren belleklere kazınmıştı.

Sönük devrin gençlik kuşağı

Öğrenci gençlik mücadelesinin 2000-2005 yılları arasındaki devri ‘sönük’tür. Kendisinden birkaç yıl önce harçlara karşı mücadeleyle patlamış ve “Mecliste Pankrat”la simgeleşmiş kabaran bir dalganın geri çekildiği bir döneme denk gelir bu yılların öğrencileri. Ve kendilerinden sonra Dolmabahçe/Kurtköy direnişi, SBF’de Burhan Kuzu’ya yumurta, ODTÜ Ayakta eylemleri ile yükselecek dalgaya daha yıllar vardır. İki kabarma devri arasındaki bir geri çekilme döneminde mücadele etmiştir bu yılların öğrenci muhalefeti. 19 Aralık’ın tüm solun üzerinden geçtiği ve herkesin kendini zayıf hissettiği bir dönemdir. Ama tarihsel olarak bakıldığında öğrenci mücadelesini bir devirden bir devire taşıyabilme iradesini göstermiş, kendi devrinin sorunları karşısında atak militan bir çizgi yaratmak için var gücüyle çabalamıştır.

Bugünden bakınca Ulaş’ın ölüm haberiyle beraber onun da parçası olduğu bu kuşağın bir parçası olarak hepimizi düşündüm. Ne büyük zaferleri ne de büyük yenilgileri olduğu için özel bir anlatının konusu olamadık belki. Çoğumuz mücadelenin içinde olmaya devam ettik. Birbirimizi, yıpratıcı anılarımızı, belleklerimizden silmeye çalışanlar oldu. Yaşanılanların yerini boşlukla hiçlikle ikame edenlerimiz, toplumsal muhalefetin bir parçası olan örgütler içerisinde mücadeleye devam edenlerimiz, bu örgütlerin içindeki bürokrasinin parçası haline gelenlerimiz ve geçmişte olduğu gibi bugün de dönemin ihtiyacına uygun olarak konumlananlarımız oldu. Her şey olması gerektiği kadar sıradan belki. Ulaş cesareti ile tarihin o anına dair anılarımızda yer edindi. Kuşağımızın anlatısının önemli bir parçası oldu. Bizi gerçek bir tarihsel toplumsal olguya çevirecek hikayelerimizin, kahramanlıklarımızın, çatışmalarımızın olabileceğinin ispatlarından birisiydi. Onun kaybı kendi tarihsel anlatımızın, kişisel olmasa bile kolektif tarihsel kurgumuzun en büyük yaralarından birisi şimdi.

İnsan olmaya yabancılaşmamak için

Şüphesiz Ulaş’ı onu yakından tanıyan yol arkadaşları kadar iyi anlatamam. Hatta onu anlatmaya hakkım var mı diye kendime de sordum. İçinde bulunduğumuz çağ öğrenciliğimiz dönemimizde yaşadığımız baskı ve büyük “olay”ların kat be kat üstünde etkilere sahip. Son 5 yılda bu ülkede tanık olduğumuz olağanüstü durumlar elbette hepimize çok şey öğretti. Hepimizi değiştirdi, olgunlaştırdı. Acı, şaşırma, öfkelenme eşiğimiz çok yükseldi. Katliamlar, ölümler, büyük çatışmalar sık sık yaşanır oldu. Bunlar karşısında isyan, meydan okuma, başkaldırı sayamayacağımız zenginliklerle, çoğalarak arttı. Ama tüm bunlar arasında ‘basit’ bir öğrenci çatışmasından süzülüp gelen bu anıyı ve Ulaş’ı hatırlamanın naifliğinden vazgeçmek istemedim. İnsan olmaya yabancılaşmamak için.

Ölüm haberini aldıktan sonra Ulaş’ı anarken onunla beraber Cebeci kampüsündeki yılları, parçası olduğum öğrenci gençlik mücadelesi dönemini, o günden geriye kalan ve kalamayanları ve en çok da o yılgınlıkla anılan zamanlarda Ulaş gibi, bazı yol arkadaşlarım gibi, bize direnme gücü ve cesaret verenleri andım. Çünkü mücadele namına öğrendiğimiz birçok şey başka dostlarımızın, tanıyalım tanımayalım ödediği bedellerdi. Ve bunu hak ediyorlardı.

Hoşçakal Ulaş Bayraktaroğlu, seni zorbalık yapanların “Bana kim engel olacak” sorusuna karşı verdiğin “ben” cevabıyla anılarımızda yaşatacağız.


Rojava’dan bir Partizan: Bizim Ulaş’a

Bazı insanlar tabuta konulup mezara gömülmez, mezarlıklarda aranmaz. Dört tahtaya sığmaz. Üzerine toprak atılıp geride bırakılıp gelinmez. Çünkü onlar mekan ve zamanlara sığdırılamayacak kadar büyüktürler. Toprağın en derininde yükseklerin en zirvesinde dalgaların ortasında YÜREKTİRLER. Çünkü onlar her yerde olacak kadar çokturlar. Onları böyle yapan zaman ve mekan tanımayan düşleridir. Çünkü onlar karanlığın en koyu anında umudun isimsiz sahipleridir. Zulmün olduğu ve zorbaların bulunduğu her yerde eğilmez baş. Herkesin susturulmaya dilsizleştirilmeye umudun söndürülmeye çalışıldığı bir dönemde KUTUP YILDIZLARI’dır.

Kemal Pir, Ulaş Bayraktaroğlu, Nubar Ozanyan yoldaşlar bu türden insanlardır. Ele avuca konmaz hiç bir yere hiç bir zamana sığdırılamazlar. Çünkü onların mayalarında devrimin şifreleri kodlanmıştır. Elleri vicdan ve yürekleri insan gözlüdür. Dokuları başkadır. Çünkü onlar dalgalarının üstünde ki köpüklerdir.

Ulaş, Ulaştan günümüze dillenen bir devrim türküsüdür. Taksimden Rojava’ ya uzanan bir yoldaş köprüsüdür. Filistine yollanan bir enternasyonal SELAMDIR. Kötülüklerin her yanı kuşatıp çirkinliklerin her yanı sarmaladığı bir dönemde sıkılı bir devrim yumruğudur.

Devrim mücadelesinde sarsıcı zorlu dönemler yaşanır. Umutların kırılmaya iddiaların sarsılmaya amaçların silikleşmeye tasfiyecliğin esmeye başladığı bazı dönemler olur. Faşizmin karabasan gibi umudun üstüne çöküp umutsuzluğu egemen kılmaya çalıştığı dönemlerde bazen teredütler yaşanır. İşte o zaman sıkılı bir yumruk ortaya çıkar zulmün karşısına dikilir. Tasfiyeciliğin önünde durur. O anlar da umut taşıyıcısı yürek işçisi teredüt etmez boşluklara prim vermez, sıkar yumruğunu. Umut olur. Düş olur. O an gözler ona çevrilir. Ulaş tam da böylesi dönemlerin insanıdır. Zor ve sancılı dönemlerin yoldaşıdır. Ulaş denince mertlik, yiğitlik, en zor günde yoldaşına uzanan samimi bir dost eli akla gelir. Yoldaşına naifçe bir tebesüm akla gelir.

BUNDANDIR Kİ ÇOK SEVDİK ULAŞ’ı.

Biz bundandır ki çok sevdik Ulaş’ı. Yiğitliğini mertliğini sevdik. Yoldaşlığına inandık. Dostluğuna güvendik. Bundandır ki herkesten ve herşeyden çok sevme hakkını elde ettik. Tasfiyeciliğin ihanetin kaçkınlığın sahteliğin prim yapmaya çalıştığı etki alanı bulup sözünün dinlendirilmeye çalışıldığı bir süreçte bir kez daha “KOMUTAN CEPHEDE KOMUTANDIR” ilkesini kanıyla Rojavanın devrim topraklarına yazdı. “Gitmediğin yere yoldaşını YOLLAMA” sözünü bir kez daha tasfiyeci kaçkınlara hatırlattı. Unutulmaması gerektiğine büyük ihtiyaç duyulduğu bir dönemde bir kez daha yaşam ve savaşıyla bizlere devrimin ve savaşın sözlerini hatırlattı.

Ulaş Bayraktaroğlu, komutanlığını cephelerde korkusuzca yapan bir yoldaştı. Tıpkı Kemal Pir, tıpkı general Nubar ozanyan gibi. “CEPHEDE OLMAYANA KOMUTAN DENMEZ ” Savaş yoldaşlarının yanında olmayana PARTİLİ denmez.” İlkelerinin doğruluğunu bir kez daha yaşamı ve savaşıyla bizlere öğretti. Düşman üzerine ilk giden, cepheye koşan cephelerden geri gelmek istemeyen o oldu. Bundandır ki o herkesin yoldaşı ve öncüsü oldu. “ULAŞ YOLDAŞ, NE YAPAR EDER, MUTLAKA GELİR!” güveni asla eksik olmadı.

Rojava savaş sahasında devrimci örgütler arasında destek dayanışma ve sahiplenmenin en ileri örneğini ve duruşunu o gösterdi. Bugün yaratılan ve kazanılan her devrimci değerde onun büyük emeği ve çabası vardır. Bir yandan komünarların önderi özgürlük güçlerinin komutanı olurken “önde ve ilerde olana katılırım” diyecek kadar devrimci fikri ve gerçekliği her şeyin önünde ve üstünde gördü. Bu fikri cesaret ve samimiyetle ortaya koydu. Bu fikre büyük inandı.

Sevip devrimciliğine değer verip saygı duyduğu NUBAR OZANYAN yoldaşını her gördüğünde “ BEN TİKKO’ cu yum. Örgüt olarak hepimiz TİKKO’ ya katılacağız” diyerek, mavi gözleriyle dolu dolu gülümserdi. Bu sözleri içtenlikle söylerdi. Ulaş Bayraktaroğlu yoldaş ta dar örgüt bakış açısının esamesi görülmez küçük grup çıkarlarının izine bile rastlanmazdı. O devrimci örgütler arası birlik ve dayanışmaya ortak hareket etme fikrine byük inandı. Kurduğu her cümle de ki samimiyeti gözünde okumak mümkündü.

Nubar yoldaşla sabotaj ve patlayıcı üzerinde yaptığı çalışma ve pratikler kayıt altına alınacak kadar değerliydi. Yan yana geldiklerinde patlayan bombaların sesi ve yankısı bütün darlıkları parçalayacak kadar etkili ve sarsıcıydı. Cephede çetelerden geriye kalan her patlayıcıyı mutlaka Nubar Ozanyan’ a getirir. Çetelerden kalan ele geçirilen patlamamış her çete bombası tekrar onların ellerinde sökülüp parçalanarak işlevli hale getirilip düşmana karşı kullanılmak duruma getirilirdi. Ulaş Yoldaşın severek isteyerek en sık uğradığı karargah TİKKO cuların karargahıydı. En içten çıkarsız hesapsız en samimi paylaşımlarını TİKKO cu yoldaşlarıyla yapardı. ULAŞ BAYRAKTAROĞLU yoldaş denince NUBAR OZANYAN yoldaş akla gelir. ULAŞ BAYRAKTAROĞLU denince mutlaka saldırı pratiği, hücüm fikri ve pratiği, istek ve kararlılığı akla gelir. Düşman karşısında korkusuzluk yoldaş nezdinde çocuk saflığında naif gözlerle süzülen bakışlar akla gelir. Biz bu yoldaş gözlere aşık olduk. Tutulduk. Tutkun olduk. Yoldaş sözüne ve mavi gözüne vurulduk. Yaşamda ve savaş alanında ayrılmayan Ulaş ve Nubar ozanyan yoldaşlar şimdi BAGOK dağına birlikte bakarak ölümsüzler mezarlığında düşlerini büyütüyorlar.

Seni asla unutmayacağız devrimin sağlam güvenilir yoldaşı, ULAŞ YOLDAŞ.


Ulaş’tan Ulaş’a zafere kadar… – İhsan Hacıbektaşoğlu

“Ulaş’ın elinde mavzer
Mavzeri türküye benzer
Bizimkiler böyle ölür
Böyle ölür bizimkiler”

Ulaş, eğer bir kuşak tarifi yapılacaksa 88 kuşağının devrimcisiydi. Bu öyle sıradan tarihî bir dönem değildir. Düşünün bir; ülkede 12 Eylül silindir gibi ezmiş devrimcileri. Tam toparlanma belirtileri oluşurken dünya çökmüş üzerimize. Sosyalist olmak dinazor olmakla eş tutulmaya başlanmış. 12 Eylül öncesinin o koca isimli devrimci yapıları tasfiye üstüne tasfiye yaşıyor. Ve böyle bir dönemde devrimci geleneğe bağlanmanın nasıl güçlü bir irade gerektirdiğini düşünün.

Ve yine düşünün ki daha henüz 18 yaşındasın. Yani kapitalist sistemin 18 yaş kuşağını binbir hileyle kendine bağlayabileceği en tehlikeli çağdasın.

Böyle bir dönemde devrimci olmak, devrimci kalmak ve sürekli üstüne koyarak gelişmek sarsılmaz bir irade gerektirir. Ulaş, bu iradeyi ortaya koymayı bildi.

1990’lı yılların tasfiyeci dalgasına direnen Ulaş, Kurtuluş geleneğinin ileri sıçraması ve partileşmesinde önemli bir rol oynadı.

Biz devrimciler birbirimizi tanımadan da iyi tanırız demiştim. Gerçekten böyledir.

Ulaş, 48 yıllık ömrünün her anını devrimci gibi yaşadı ve öyle de öldü. Geriye çok değerli bir birikim bıraktı. Onunla anılacak özdeyişler artık mücadelenin parçasıdır. “Kendim gitmediğim cepheye yoldaşlarımı göndermem” sözü devrimci önderlik anlayışının parçasıdır artık. Bürokrat zihniyetin, öldürücü kariyerizmin reddiyesi bu sözle anılacaktır.

Sadece bu kadar değil. Ulaş, devrimci dayanışma adına da güzel bir miras bıraktı. Dost örgütlere karşı samimi oldu. Eylem birliklerine değer verdi ve pratikleştirme çabası içinde oldu. Bunu anlamak için şehit düştüğü Rojava pratiğine bakmak bile yeterlidir. Ulaş, mensubu olduğu ve komutanlığını yaptığı BÖG (Birleşik Özgürlük Güçleri) ile enternasyonalist dayanışmanın örneğini sergiledi. Emperyalist güçlerin doğurup beslediği ve Ortadoğu’yu kana, karanlığa mahkûm eden IŞİD çetesine karşı komünizmin orak çekiçli bayrağını dalgalandırdı. Ortadoğu’nun ezilen halklarının gerçek dostlarının komünistler olduğunu halkların gönlüne kazıdı.

Ulaş Bayraktaroğlu’nu kaybettik. Gezi’nin barikatlarından düştüğü Rakka coğrafyasına uzanan süreçte binlerce deneyimi yoldaşlarına, dostlarına miras bıraktı. Adanmışlığı, gözü karalığı, ideolojik donanımı ve sınıf kini ardıllarına yol göstermektedir.

Ulaş “İnsan bir kez yaşar, bir kez ölür. Devrimci ikisini de doğru yapabilendir” dedi. Ve dediği gibi de yaptı.

Böyle bir devrimcinin arkasından yas tutulmaz. Kaldırın başlarınızı. Silin gözyaşlarınızı. Bilin ki Ulaş bundan sonra her barikatta, her eylemde, her çatışmada omuzbaşınızdadır.

Uğurlar olsun Ulaş Bayraktaroğlu.

Ulaş Bardakçı’dan aldığın isminin hakkını fazlasıyla verdin. Ulaş’tan Ulaş’a milyonlarca çocuk doğdu ve doğmaya devam edecek. Zafere kadar sürecek bu kavga.

Ve biz kazanacağız…


Ulaş’a… – Kemal Bozkurt

Devrimcilerin yolları ayrılsa da yürüdükleri sürece birdir. 2000’lerin başında tanıdığımda bir partiden bir başka partiye kuruluş yolundaydık Ulaş Bayraktaroğlu ile; ki bir kuşağın gençliği devrimciliği yeniden ve yeniden kurmakla geçmişti. Kurmak; ki dünyanın en zor işlerindendi. Herkes özgür olsun diye kurulan yollar dönemi… Nihayet herkes biliyordu; ne kadar çok umudunuz varsa o kadar çok kurarsınız. Kuşların her sene yuvasını yeniden kurduğu gibi yeni yaşam için kurulan yollar… İnsanlığın evleriydi bu yollar.

Kurmak için derdinizin olması gerekir. Anlaşamadıklarınızla uğraşmak yerine karanlığa bir mum yakmak gibi kuruyorduk işte. Ulaş’tan en son Gezi Direnişi’nde herkes gibi haberim oldu. O yine ve yeni bir yaşamı kuruyordu hâlâ. Ve kimse zannetmesin Gezi geçti gitti. Her büyük aşk mutlaka bir defa daha buluşur ve dener çünkü. O kurmaya devam ediyormuş hâlâ, sadece kendi ülkesi değil Ortadoğu’nun özgürlüğünü de kurmaya gitmiş Rakka’ya. Ve şimdi kötü haberi gelse de o kurmuş biri olarak gidiyor bu hayattan. Nihayet ölüm kaçınılmaz ama nasıl öleceğiniz ise size kalmış. Yaşamınız her şeye rağmen yaptığınız tercihlerinizdir çünkü…

Bilmiyordum evlendiğini ve bir çocuğu olduğunu. Öğrenince aklıma Che Guevera düştü. Yaşadığım ülke, uzaktaki Che Guevera’yı sevenler ülkesidir biraz da ve yakınında olanları bilmez, çoğunlukla bilmek istemez. Uzaktakini sevmek hayatınıza o kadar da dokunmaz çünkü. Şimdi Ulaş’ı ve Che Guvera ile bir anacağım, onun kendi çocuğunu tüm çocukları sever gibi sevdiğini anlayarak, tüm çocuklar için savaştığını bilerek.

Ulaş, sadece kendi ülkesinin değil Che Guevera ile birlikte Küba, Arjantin, Filistin, Afrika ile de yollarını birleştirdi.

Çoğu insanın kendi çocuğu olduğunda nasıl da bencilleştiğini hepimiz biliyoruz. Ama esaslı bir devrimci içinse “bencillik” tüm çocuklar içindir. Kendi çocuğu için istediğini tüm çocuklar için istemek…

Ulaş bir dünya bıraktı bize tıpkı çocuğunu adını da Dünya koyduğu gibi…

Yaşamın tüm sırrına erdiği haberini kayınpederi olan Engin Bodur’un paylaşımından öğrendim, o da Ulaş’tan önce ve yine bir parti kuruluşunda tanıdığım bir devrimci. Kurucular, ayrı partilerde olsa da yolları birdir işte. Anladım; öyle birleşmişler yeni bir Dünya’yı kurarken…

Heyecanı ve umudu sadece yaşa göre değil inanç ve direncin sürekliliğine göre olduğunu anlatan bir devrimci Ulaş. Evlenince hayallerini bırakan değil, hayallerine daha da sıkı sarılan bir gerilla Ulaş.

Ulaş bir Dünya bıraktı bize, biz de bir Evren bırakacağız çocuklarımıza.

Nasılsa öleceğiz, ama nasıl olursa olsun yaşamayacağız, onursuz yaşamayacağız.


Devrimci olmak – Muazzez Uslu Avcı

70 milyonluk memleketin ve hatta dünyanın tasası sanki birkaç binlik kişiyi sardı. Her tehdit ve tehlikeye bağıran onlar, kafa tutan onlar ölen onlar… Azlığın hafifliğiyle her yere uçan onlar, her gediğe taş taşıyan her taşın altına elini sokan onlardı…

Azız ama nitelik önemli dedik moral bulduk kendimizle, damlaya damlaya göl olacağız dedik ama toprak çok kıraçtı sünger gibi emdi damlalarımızı henüz göl olamadık. Göl olacak yoğunlukta damlanın sürekliliği de olmadıydı. Ama olsun göl olamadıysa da damladığı yerden çiçekler fışkırdı.

Dönem vahşi, dönem sinsi, dönem kalleş… Kafa kaldıranı ezmek, biat edeni sömürmek üzere kurgulanmış. Düzenden çıkarı olmayanlar dışında herkes mağdur. Yalnız içinde yaşadığımız coğrafya değil un gibi eleyecek dünyayı çalkalıyor sıkışan para babaları. Can, insan önemli değil. Tüketemeyen insan kıymetsiz, tüketemeyen insan gereksiz. Ölebilir/öldürülebilir. İnsana bakış, maddi değerini yitiren metaya bakış gibi. İnsanın da enflasyonu çıktı nasılsa.

Tüm bu değersizleştirilme, nihilizm içinden çıkmanın mümkün olacağına inananların yüzü suyu hürmetine dönüyor dünya desek yalan olmaz. Çıkıyor işte itiraz parmağını çekenler. Hayır bu böyle gitmez diyen yaramaz, paramaz çocuklar. Kimse onların arkasından itip “sen devrimci olacaksın” demiyor. Kendi varoluşlarını kendileri seçiyorlar. İçlerinde kaynayan enerji ve huzursuz eden vicdan onları nerede haksızlık, zulüm, kıyım varsa oraya doğru itiyor, onların iç dinamikleri vicdanları. Daima sorguluyorlar, daima eylem halindeler…

Ulaş Bayraktaroğlu, onlardan biriydi. 14 yaşından beri devrimci mücadelenin içinde boyundan büyük eylemlere karıştı. Henüz lisede öğrenciyken tek başına banka soygunu yaptı ve “akıllı sermayenin” aklını başından alarak polisi şaşırtıp Bostancı’dan bindiği tekne ile adalara kaçtı. Fransız Konsolosluğu’nu işgal eyleminde bulundu. Gezi sürecinde hep oradaydı ve polisin attığı bombayı alıp onlara iade edecek kadar cesurdu. Sonra; “ben kendim gitmediğim bir eyleme ve cepheye yoldaşlarımı göndermem” dedi ve Rojava’ya savaşmaya gitti. IŞİD’le Rakka’da savaşırken düştü.

İşte böyle bir şeydi devrimci olmak, kendi kaderini kendin tayin etmekti, vicdanın daima huzursuz olmasıydı, kaybedenlerin yanında olmaktı, dünyayı değiştirmek arzusuydu. Kendin yoksundur artık, tüm ezilenlerin derdidir senin derdin…

Halkların, kardeşliği ve özgürlüğü için çarpışanlara ve düşenlere selam olsun! Mücadeleniz, devrimin ve tüm halkların özgürlüğü önünde ışık olsun! Sizi özlemle ve gururla anacağız. Ve çocukluğundan beri tanıdığım Ulaş Yoldaş, seni unutmayacağım!


ADALILARIN ÖLDÜĞÜDÜR

Devrimci siyasette önden giden figürlerin hikayesi, geride kalanlar içiADALILARIN ÖLDÜĞÜDÜR  (Emek ve Adalet) en gıpta ve kederle dolu anlatılar üretir. Rojava’da Birleşik Özgürlük Güçleri saflarında IŞİD’e karşı savaşırken hayatını kaybeden Ulaş Bayraktaroğlu’nun hikayesi de böyle portrelerden biri. Arkadaşımız Osman Özarslan, kendi cezaevi geçmişiyle Ulaş’ın kodunun kaynağının kesiştiği, 90’larda, devrimciliğe ve Türkiye soluna dair samimi bir metin kaleme aldı. Önden gidenlerin hatıralarına hürmetle kulak kesilelim istiyoruz.

Evet adamı karanlığın suları bastı
Evet, benim gibi pek çok adalı bu çirkef suların altında,
ama boşuna sevinme, Ada’m batmaz, yok olmaz
Ada’m, sadece karanlık denizinde yerini değiştirdi.
Hepsi o kadar.. Mahir Çayan

-I-

Bütün diğer Antalya yazları gibi, sıcak, boğucu bir gündü. Hastanenin morg kapısının önünde, bekliyorduk. Bir soğutmalı et kamyonu geldi. Kapaklarını açtığımızda ortaya ürpertici bir serinlik yayıldı. Et asmak için kullanılan borular ve çengellerin altına Erkan’ın, kız kardeşinin, babasının ve anasının tabutlarını koyduk… Çok üzücü bir andı… Mehmet Abi, hadin gençler uğurlayalım arkadaşımızı, ailesini dedi. Kamyonun kapısı açıkken yumrukları sıkıp saygı duruşunda bulunduk… Sonra, tabutlar kaymasın diye, tabutları, iplerle kamyonun soğutucusundaki tillelere sabitledik ve iki kanatlı kapağını kapatıp, kamyonu alkışlarla sloganlarla, cenazelerin defnedileceği Bursa’ya uğurladık… Kamyon gidince ne yapacağımızı bilemedik… Gene Mehmet Abi, gençler haydin partiye gidiyoruz dedi, çay içeriz, Erkan’ı orda anarız…

-II-

İçinde Kurtuluşçular, TKP çevreleri ve bazı Kıvılcımlı fraksiyonları, Devyol’un merkezi kadroları, Teslim Töre’nin örgütü ve pek çok sosyalist Entelektüel 89 yılında sonradan Kuruçeşme süreci olarak anılacak olan ve ahiri ÖDP’ye varacak olan bir tartışma sürecini başlattılar. Temelde Troçki’nin anti-stalinizm kurgusu üzerinden giden ve bir tür “demokratik sosyalizm” tartışması olarak beliren siyasi hat, ilk meyvesini Birleşik Sosyalist Alternatif olarak ortaya koydu ve bu hat 1994 yerel seçimlerine Birleşik Sosyalist Parti olarak girdi. Sonradan ÖDP’de tecessüm edecek olan, ekoloji, hayvan hakları, kadın hakları (anladığımız anlamda feminizme daha var), azınlık hakları gibi “kimlikçi” politikaların bütün tilmizleri BSP’nin siyasi programında iptidai ve sıkıştırılmış olarak bulunmaktaydı.

Sabo, Niyazi, Sinan’ın kanı daha kurumamıştı, Hasan Ocak ve Hüseyin Toraman gözaltında kaybedileli çok olmamıştı, Düzgün Tekin ve Talat Türkoğlu’nun akibeti henüz bilinmiyordu, Eskişehir Cezaevi ve tabutluklar meselesi hızla Ölüm Orucu direnişlerine enerji biriktiriyordu, cezaevlerinde ve gözaltında ölümlerin ardı arkası kesilmiyor, devrimci yayınlar öldürülen, infaz edilen, işkence gören, gözaltında katledilen, hakları gaspedilen devrimcilerin haberleriyle dolup taşıyordu. Böyle bir ortamda Birleşik Sosyalist Parti’nin kendisini yerleştirmeye çalıştığı yer bizim gibi hâfi ve silahlı örgütleri makbul gören devrimciler açısından, sapkınlığın dibi gibiydi. BSP’liler açısından ise biz, devrimci gençleri silahlı çatışmalarda tüketmeye teşne, siyasal örgütlenmenin karşısına goşizmi koyan, Kürt kuyrukçusu, ne yaptığını bilmeyen, devletin cellatlarının ekmeğine yağ süren acemi ve maceracı gençlerdik…

Her çevre kendi meşrebince, liselerde, semtlerde, Kürt mahallesi Teoman Paşa’da örgütlenmeye çalışıyor, bunun dışında da, birbirlerinden kadro devşirmeye çalışıyordu. Bütün devrimcilerin kesişim noktası o zaman Murat Paşa’nın arka sokaklarından birisinde, dükkandan bozma bir mekana sahip Halkevleri ve Şarampol Caddesi’ndeki CHP’nin Gençlik Kolları’ydı. TDKPliler, Kıvılcımcılar, Dev-Yolcular, DHPCliler, burada buluşur, birbirlerine meydan okur, teoride ve pratikte birbirlerini harcamaya çalışırlardı…

Ben, yasalcılık, revizyonizmdir, burdan bişey çıkmaz diyenen koronun gür seslilerindendim… Erkan’la da bir kaç kez tartışmıştık. BSP’de hem yasalcıların hem de illegalcilerin olduğu bir ortamda işi ilerlettik… Birbirimize hakaret ettik, ben ona “karşı-devrimci” dedim o da bana “goşist herif belki de muhbirsin ne bileyim” dedi… Birbirimizin üzerine yürüdük, ayırdılar… Bir süre sonra kozlarımızı paylaşmak üzere, bir tartışma günü kesip dağıldık… Denilen tarihte, Marksizmin klasikleriyle tüketilmiş uzun ve yorucu gecelerinin sonunda, Dev-Yol sempatizanlığından dolayı kendisini BSP’ye yakın hisseden hemşerim Halil Abi’yi alarak BSP’ye gittim. Büroda, Erkan, BSP’nin gençlerinden bir kaç kişi ve o zamana dek görmediğim bir kaç adam vardı. Birisi bilhassa dikkatimi çekti. Elindeki yengenin mayonezini seyrek ama inatla uzatılmış bıyıklarına bulaştırmadan ve yere damlatmadan yemeye çalışan bu adam yalnızca ortası yeşermemiş bıyıklarından dolayı değil çıkık elmacık kemiklerinden, yana doğru özenle taranmış saçlarından ve çekik gözlerinden dolayı da Vietnamlılara benziyordu…

Çay geldi ve tartışmaya başladık… Ben Lenin’in Komün Dersleri, Ne Yapmalı ve Nisan Tezleri, Marks’ın Fransız Üçlemesi, Neçayev’in Devrimciye Notlar’ı, Karataş’ın Haklıyız Kazanacağız’ı ve Garbis’in derlediği MLKP’nin Kongre Belgeleri derlemesinden dipnotlarla, kendimce oldukça derli toplu bir şekilde neden İllegal ve Silahlı olmak gerektiğini anlattım… Sonra Erkan’da Kuruçeşme Yazıları, Troçki’nin Stalinizm ve tek adamlık eleştirisi, Melih Pekdemir’in Kuralsızlığın Kuralları ve Lenin’in İki Taktik kitabından referanslarla yasal alanın ve siyasal örgütlenmenin neden önemli olduğunu derli toplu bir şekilde anlattı…

İki ergen erkek arasındaki tartışmanın belli bir noktada totolojiye ve sidik yarışına varmaması nadirdir ve mutad olan gerçekleşip totoloji başlayınca; yengenini çoktan bitirmiş, bıyıklarını ve ellerini elindeki peçeteyle özenle silmiş ve çayını yudumlamaya başlamış olan Vietnamlı, ütüsüz pantolonu ve boyasız ayakkabısından beklenmeyecek bir nezaketle, “gençler” deyip sözü aldı ve ikimizi de teşekkür etti. “Güzel bir tartışma oldu, benim için de çok öğreticiydi, eminim buradaki herkes için de öyleydi, şimdi izninizle bir kaç şey söylemek istiyorum…” dedikten sonra, uzun uzun yasal hareketlerin illa ki revizyonist, illegal hareketlerin de illa ki devrimci olmak demek anlamına gelmediğini, dünya komünist hareketlerinden uzun uzun örneklerle anlattı. Aslolanın mücadeleyi asla elden bırakmamak olduğunu, Kurtuluş Hareketi’nin yasal bir partiye dahil olmuş olmasının onun silahtarlığı rafa kaldırmış olması anlamına gelmeyeceğini, devrimci hareketlerdeki/partilerdeki amaca dönüşen illegalite saplantısını ve araç olması gerekirken istismar edilen yasalcılık mikrobunu tane tane ve sabırla anlattı. Sonra Erkan’la beni barıştırdı. Çay içtik, saz çaldık… Dağıldık…

İnerken Halil Abi’ye abi kim bu Vietnamlı kılıklı dedim. “O mu, o Mehmet Abi. Kaçaroğlu’nun has militanlarından Mehmet Kurnaz… Aksu direnişinde yaralanmış, Dokuma fabrikasında barikatlardan tutuklanmış, yıllarca hapis yatmış,ifade vermemiş silah vermemiş…İyi adamdır, sıkı devrimcidir…İlelgalitenin kitabını yazmıştır…”

-III-

Her ne kadar esaslı gibi görünen bir örgüte mensuptuysak da, Antalya’da aslında bir öğrenci ve işçi gençlik çevresiydik biz. Prototip olarak devrimci diyebileceğimiz, militan diyebileceğimiz bir büyüğümüz yoktu etrafımızda. O yüzden, ben kendi adıma her fırsatta, BSP’ye Mehmet Abi’nin yanına gittim, işkence deneyimlerini, mahpusluk yıllarını, kızıl bayrakla sokakları zapteden Dokuma işçilerinin mücadelesini, okul bahçesine faşist sokmayan Antalya Liselilerinin maceralarını, Çallı’dan başlayıp Tophane’ye kadar süren uzun namlulu ve görkemli Bir Mayıs kortejlerinin hikayelerini dinledim… Günler ve geceler tükettik. Kendince bana ustalık etti, aptallıklarımızı, ukalalıklarımızı heyecanımıza acemiliğimize verdi, yüzümüze vurmadı, alttan aldı, nezaketini kibarlığını hiç bozmadı.

-IV-

Mehmet Abi, ilerlemiş yaşına rağmen hiç evlenmemişti, muhtemelen kalbine bastırdığı platonik aşkları dışında hiç bir kadınla duygusal bir ilişkisi de olmamıştı. Çernişevski’nin Rahmetov’u gibi münzeviydi… Yoksul bir ailenin, gönlü zengin çocuğuydu. Evinde kadın erkek bütün örgütlerden insanlar gelir, kalır, işini görür, tartışmalarını, hatta bölgesel toplantılarını yaparlar ve giderlerdi. Bu yüzden Mehmet Abi’nin evine Sağmalcılar derdik.

Günlerden bir gün, Antalya’ya nereden geldiği belli olmayan bir kadın geldi… illegal çevrelerinden kimi insanlarla dolaşıyor ve o zamanlar illegal olan bir çevrenin, Ankara’dan gelen önemli bir militanı olarak tanıtılıyordu. Sonrasında, bu kadın, bir vesile Mehmet Abi’yle yakınlaştı ve Mehmet Abi hayatında belki de ilk defa kendisini Begüm olarak tanıtan bu kadınla gönül macerasına girdi.

Sonrası karışık ama Mehmet Abi, kendi evinde misafir ettiği iki DHKPC’linin ve kendisinin ihbar edilmesinden Begüm’ü sorumlu tuttu. Onu muhbirlikle suçladı… Begüm kayboldu, Mehmet Abi ise bir vesile tutuklandı ve Buca’ya gönderildi.

-V-

Buca Cezaevi 90’lı yıllarda Batı Akdeniz ve Ege bölgesinde devrimcilik yapanların 10’ar 20’şer tutuklanıp yargılandıkları cezaeviydi ve sınırsız dehşetiyle meşhurdu. Devrimciler insanüstü bir gayretle direniyor, faşizm insanlıkdışı uygulamaların tamamıyla saldırıyordu. 95’in sonunda, Buca cezaevine yapılan bir saldırıda üç devrimci öldürüldü, onlarcası yaralandı, Antalya’da DHKP-C davasından tutuklu bir arkadaşımızın boğazını kasaturayla keserek ağır yaralamışlardı, gene DHKP-C davasından yatan arkadaşımız Halil’in beli kırılmıştı, Mehmet Abi’nin de adı ağır yaralılar arasında geçiyordu…

Çok sonraları, ben Burdur Cezaevi’nde kalırken, Mehmet Abi’nin Buca günlerinde yanında olan Bolşevik Emre, Mehmet Abi’nin son bilinçli anlarını şöyle anlattı. Direniş başlayınca, Mehmet Abi bir sandalye bacağı almış eline, “pasımızı atalım bakalım” demiş… Gençler ise “abi sen burda misafir sayılırsın, lütfen geri dur” demişler. Elbette kabul etmemiş, ve barikatın en önünde ölümüne dövüşmüş.

-VI-

Sonuç olarak, barikatlar çözülüp devrimciler ele geçirilince, Mehmet Abi’yi ölümüne dövmüşler, beyni, böbrekleri ölümcül yaralar almış. İlk mahkemede bıraktılar, çıktığını duyunca çok sevindik, yoldaşları Buca’dan karşılayıp getirdiler. BSP bürosunda, Erkan’ın çiçeklerle süslü karakalem resminin altına oturttular. Mehmet Abi, hiç bir şeyi hatırlamıyordu, hiç kimseyi tanımıyordu, hiç bir şey bilmiyordu… Duvardaki bayraklara, resimlere, sloganlara, pankartlara “ilk sözcüğü anlamla buluşturan çocuğun telaşı” ile bakıyordu. Çekik gözlerinde ne Marks’tan bahsederkenki mana kalmıştı, ne Adalı’nın intikamını almaktan bahsederkenki öfke, ne münzevi gecelerin yorgunluğunun derin morlukları… Her zaman tevazuyla bakan karagözleri iki kara delik gibiydi… Mehmet Abi’den geriye Vietnamlı elmacık kemikleri ve seyrek bıyıklarından başka bir şey kalmamıştı.

Sonra, ben, biz, Antalya’nın bütün devrimcileri Mehmet Abi’nin Varsak’taki yoksul evini gide gele yol ettik, bize anlattıklarını anlattık, hatıralarımızı hatırlatmaya çalıştık, silahlı mı silahsız mı tartışmaları açmaya çalıştık…Nafile. Mehmet Abi, aslında Buca barikatlarında öldürülmüştü… 96’da da bedenen aramızdan ayrıldı…

-VII-

Ben, Antalya macerasını 96’da kapattım. Mehmet Abi, benim hayatımda devrimci direnişin ve devletin gaddarlığının tecessüm etmesi olarak yerini aldı. O dönemden tanışık olduğumuz arkadaşlarla bir araya geldikçe sözün bir yeri daima Mehmet Abi’ye geldi.

Ne var ki, başta da dediğim gibi, BSP macerasını ÖDP’ye evrilterek tamamladı. İktidarı namlunun ucunda arayanlar, mersedesler ve kürklerle geldikleri Ankara Stadyumundan Aşkın ve Devrimin Partisi olarak ayrıldılar. Medya bu hikayeyi çok sevdi…ÖDP ve ardılları için militan siyaset çağdışı ve avam olarak görüldü ve yeni dönemin yeni siyasi söylemi içerisinde, Dev-Yol’un Diyarbakır cezaevin direnişinde unuttuğu Orhan Keskin gibi, Buca Barikatlarında aklını, birikimini, ömrünü, göz nurunu bırakan Mehmet Abi unutuldu…

Dahası, ben de unuttum. Ta ki, Rakka Hamlesi’nde Ulaş Bayraktaroğlu’nun kod ismi olarak karşımıza çıkana kadar…

-VIII-

Ulaş, militan bir devrimci olarak, pek çok cephede savaşmıştır… Ama asıl zaferi, Mehmet Abi’yi Kurtuluşçu Mehmet’i, Kaçaroğlu’nun has adamı Mehmet Kurnaz’ı mezarından çıkartıp, yollara düşürmesi, Büyükada’dan Rojava’ya kadar Mehmet Abi’nin ismine şan vermesi ve hafızasını yitirmiş bir devrimciyi hafızasından silerek tarihsizleşmeye giden bir harekete, sahip çıkması gereken hafızayı ve tarihi öğretmesidir…


Doğru yaşayıp doğru ölenlere… – Rojda Bakan

Son birkaç yıldır yanı başımızda Rojava’da çetin bir mücadele sürüyor. Bu toprakların sahipleri çok uzun değil henüz 2012’de kendi yönetimini oluşturmuş özerk bir yapıya kavuşmuştu. Ortadoğu gibi bir bölgede şeriatçı çetelerin zaten cirit attığı Suriye’de, ABD IŞİD’i ortaya çıkardı. IŞİD denilen terör örgütü “bunlar Müslüman değil” diyerek insanların katlini vacip görüyordu, orada insanlar “kafir” oldukları gerekçesiyle bir kıyımla karşı karşıya kalmışlardı.

Elbette bu halk savunmasız değildi, kendi askeri gücünü, halk desteğini ve güzel günlere inancını arkasına alarak bir tarih yazmaya başladılar. Dünya’nın dört bir yanından büyüyen bir destek vardı Rojava’ya. Türkiyeli devrimcilerin de aralarında yalnızca bir sınır bulunan Rojava halkını ölüme terk etmeye niyeti yoktu. Oraya gidenlerin arasında Hollywood oyuncusundan tutun kimimizin sokakta selam verdiği, kimimizin arkadaşı, sevgilisi kimimizin de hiç tanımadığı ama mücadelesine saygı duyduğu insanlar vardı, hala da var. Yılmaz Güney’in dizeleri geliyor aklıma:

“Dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığımız bir insanın göz yaşı bile içimizi parçaladı…” ve “Ne güzeldir bilmediğin birinin derdine üzülebilmek ve çare aramak.

Yaşamak için mücadele etmek…

Dün hepimizin gördüğü üzücü bir haber üzerine yazıyorum bunları. Yazıyorum çünkü bir insanın ne uğruna canını ortaya koyduğu ve nelerden vazgeçtiği bilinsin istiyorum. Yazıyorum çünkü Ulaş Bayraktaroğlu’nun anısı ön yargılara kurban gitmeden onu anlayalım istiyorum. Türkiye solunun uzaktan bile olsa mutlaka tanıdığı Ulaş Bayraktaroğlu, Rojava halkını ve aslında tüm dünyayı IŞİD karanlığından kurtarabilmek adına can verdi.

Haberleri okuyoruz, IŞİD’in yaptığı katliamları görüyoruz ve hayatlarımızdan endişe duyuyoruz. Türkiye askerini yakarak öldürürken görüyoruz IŞİD’i… Ama Ulaş Bayraktaroğlu, tıpkı Eylem Ataş gibi, tıpkı Aziz Güler gibi bu karanlığın yok edilmesine katkı koymak için, hiç tanımadığı insanlar için, geleceğimiz için canını ortaya koydu. Bunun böyle bilinmesi ve böyle anlatılması gerek.

Türkiye’de verdiği mücadele tarzına dünden beri yapılan eleştirilerin çok yersiz ve zamansız olduğu kanaatindeyim. Bir insanın siyasi tercihi eleştirilebilir ve çok doğaldır ancak ne için nelerle mücadele edip hayatını kaybettiği önceliğimiz olmalı ve anısına saygı gösterilmelidir.

IŞİD’e karşı verdiği yaşam savunmasını ABD silahlarını kullanmaları gerekçesiyle karalayan siyaset tarzı ise tarih karşısında akıntıya kapılıp yok olmaya mahkumdur. Gerçekleri yalnızca kendi dünyamızdan değil her açıdan o günün koşullarıyla değerlendirmek elzem olandır. Aslolan insanların yaşamak için gericilikle mücadele etmesidir. Çünkü şairin dediği gibi:

elbet bir bildiği var bu çocukların

kolay değil öyle genç ölmek

yeşil bir yaprak gibi yüreği

               koparıp ateşe atmak

                               pek öyle kolay değil

hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey

               her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da

                            yalnız bir bahar çiçeklenir

                     a benim gülüm!

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*