İbrahim Tufan Eroğluer(Hasan Ali)’ye ait olan yazılar:

Bu yazıya Hasan Ali yoldaş bir başlık eklememiştir.

Hem ülkede hem de Ortadoğu’da, son 10-15 yılda, tüm kesimleri etkileyen, tüm ülkeleri sarsan, çalkantılı büyük olaylar, çok hızlı yaşandı. 11 Eylül saldırısından sonra, başta ABD emperyalizmi olmak üzere emperyalist güçler, Ortadoğu’yu yeniden paylaşma temelinde “medeniyetler çatışması” tezi ile bölgeyi istikrarsızlaştırma -zaten bölgede istikrar istisnadır!- ve müdahaleye yöneldiler. O süreçten sonra bölgenin direniş ve isyan dinamikleri farklı biçim ve görünümlerle kendini var etti.

Türkiye de etrafını saran bu ateş çemberinin dışında kalamazdı tabii. AKP iktidarının geçici normal ve istikrarlı döneminin bitişi ile çelişki ve çatışmalar iyice gün yüzüne çıktı. İşçi sınıfı ve ezilen halklar açısından, en son Gezi isyanında gördüğümüz öfke, egemenleri korkuttu. Gezi’den sonra yaşananlar, daha önce yaşanmış olanlar gibi hem çok hızlı hem de kafaları karıştıran, durup düşünmeye fırsat bırakmayan olaylardı. İktidar kapışmaları, darbe süreci, sistem değişikliği derken kimse durup ne oluyor, bütün bu yaşananlar nedir, neyin habercisidir, bizi ne bekliyor ve nasıl hazırlanmalı, ne yapmalıyız diyemedi. Oysa AKP iktidarı ve baş faşist Erdoğan ülkeyi adım adım bir “vatandaş harbi”ne sürüklüyor ve bunun hazırlıklarını yapıyor. Konsolide ettiği, savaşa hazırladığı kitleyi gözardı edemeyiz. Çünkü, malesef iç savaş, her ülkede iktidar ve iktidara karşı savaşanlar olarak bölünmüş olan emekçilerin ve halkların arasında yaşanır. Zaten böyle olmasaydı, azınlık bir tarafta çoğunluk bir tarafta olsaydı, iç savaş ve devrim gibi şeylere gerek olmazdı.

İşte yaşanan, böylesi bir kriz ve kaos dönemidir. Lenin, “Kriz dönemleri küçük partileri hızla büyütebilir” diyordu. Türkiye bu krizleri sık sık yaşayan, krizin normal olduğu bir ülke olarak kitlelerin öfkesi ve eyleminin dönem dönem devrimci harekete yöneldiği, aktığı süreçleri yaşadı. En son Gezi isyanında gördüğümüz bu öfke ve eylemi doğru anlamak ve kavramak gerekiyor. Çünkü bu gerçek anlaşılmadığı sürece kitleleri içerme ve onları içerip daha büyük bir kavgayı sürdürme konusunda adım atılamıyor. Şurası çok net ki, devrimci hareketin toplumsal-siyasal süreçlerdeki refleksleri ve gösterdiği yönelimler dışında bir turnusolu yok. Hareketin etkinliği, hedeflediği toplumsal kesimlerin devrimci hareketle olan ilişki düzeyiyle ölçülebilir. Devrimci hareket bu kitlelerle ne denli bağlantı kurmuş, yönlendirmiş, örgütlemiş ve harekete geçirebilmişse, etkililiği o derece başarılı olmuş demektir.

Devletin 2008’le iyice gün yüzüne çıkan yönetememe krizi ve bunun açığa çıkardığı devrimci imkanlara rağmen; toplumsal çalkantıları, krizleri fırsata çeviremeyen, kitlelerin öfkesi ve eylemini devrime taşıyamayan, statükoya hapsolmuş bir devrimci hareket gerçeğiyle karşı karşıyayız. İsteyen istediğini düşünebilir, söyleyebilir, yazabilir, “biz, farklıyız” diyebilir. Ama sorun, tek tek örgüt dünyalarını aşan temelli bir boyuttadır. Devrimci hareketin son 45 yıllık geçen zaman diliminde, tarih kendi hükmünü göstermiştir ki, yaşanan bu etkisizlik, edilgenlik durumu kalıcı bir hal almış, kangren haline gelmiştir. Durum arızi, geçici bir halden çıkmış, sürekli hale gelmiştir. Bu bakımdan devrimci hareket için eskiden kopuş temelinde yeni yollar bulmak, temiz bir sayfa açmak, kendi göbek bağını kesecek, kendi çürümüş ve kangren olmuş kısımlarını, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimiyle dağlayıp kesecek cesaretle ileriye doğru atılmak elzem duruma gelmiştir. Aksi taktirde, devrimci hareketin büyük fedekarlıklarına rağmen; bir türlü gelişemeyen, kalıcı birikimler yaratamayan, sürekliliği sağlanamayan makus talihinden ve tarihinden kopuş mümkün değildir.

Bugün komünar devrimcilerin savunduğu, uğruna savaştığı ve ölümsüzlerin ışığıyla büyüttüğü “komün gücü” ve “özgürlük gücü” devrimci hareketin yaşadığı tıkanmaya, statükoya bir reddiyedir. Komünarlar, yaşanan tıkanmanın, devrimci hareketin kireçlenmiş tarzı ve bilindik yönelimleri, rutinleşmiş ritüelleri ile aşılamayacağının bilinciyle tarihin bize dayattığı, önümüze gelen kader kavşağında, yeni bir kopuşun temsilcisi ve özneleridir. Tıpkı ‘71 devrimci kopuşu, Komutan Orhan Yılmazkaya’nın ‘71 devrimci kopuş çizgisini, tasfiye koşullarında yeniden dirilten ve büyüten kopuşu gibi komünarlar da böylesi bir kopuşun temsilcileridir. Her komünar, bu kavganın hem neferi hem de komutanıdır.



KOMÜNİZM VE İNSANLIK DEĞERLERİ

İnsanın, insan olma sürecinin temel belirleyeni komün yaşamına geçişi ve bu yaşamı devam ettirmek için girdiği emek süreciyle bilincinin gelişmesidir. İnsan toplumsal bir varlıktır ve bu toplumsal varlığını devam ettirebildiği sürece insan olarak kalabilir. Bu insanın has özüdür. İnsanlık tarihinde bir anomali durum olan sınıflı toplumlar süreci, insanın bu has özünü çarpıtmış, onu kendi olmaktan, toplumsal varlığından çıkartarak yabancılaşmayı yaratmış ve derinleştirmiştir. İnsan; kendine, emeğine, emeğinin ürünlerine vb. yabancılaşarak hem maddi hem de manevi alanda kendi olmaktan, insan olmaktan uzaklaşmıştır. Komünizm, kendini tarihin çözülmüş bilmecesi olarak ortaya koyarak insanlık tarihindeki bu ters duruşu, bu çarpılmayı, bu anomali durumunu tekrar ayakları üzerine dikmek için buna müdahaledir. İnsanın has özüne dönüşü, insanlığın altın çağına özlemidir.

Gündelik hayatın eleştirisi, bugünden yarını kurma, yıkarken yapma… Kurucu iradeyi geliştirdiğin oranda ideolojik temel güçlenir ve sorunlar çözülür.

Son tahlilde alt yapı üst yapıyı belirler. İnsanların ilişkileri, maddi üretim araçlarının kullanımı ve bu aletleri toplumsal yaşamın ihtiyaçlarına koşulduğu oranda gelişir. Bu ilişkileri kurma yolu da dili geliştirmiştir. Dil beyni, beyin dili geliştirmiştir. Kelimeler, insanın zihin dünyasının haritasıdır. Kullanılan kavramlar zihin dünyasının kodlarını verir. İnsanları ortaklaştıran, ortak bir emek, zihin ve kültür dünyası kuran, bu dünyayı belirleyen ve yine bu dünyadan etkilenen bir araç olarak dili görebiliriz.

Mülkiyet, üretim ilişkilerinin hukuki biçimidir.

Herkes dikiş dikebilir ama herkes terzi olamaz. Komünizm, sosyalizm aşamasında özgürce serpilip gelişen insanın nesneler üzerindeki hakimiyet süreciyle işbölümünü bir zorunluluk olmaktan çıkararak, herkesten yeteneğine göre emek bekleme sürecidir.

İlerleme, ilericilik, gericilik kavramları daha net açıklanmalı. Tarihte elbette bir sonraki dönem bir önceki dönemden ileridir. Ama bu ileri düzeyin insan üzerindeki etkisi, insanın toplumsallığı üzerindeki etkisi, mülkiyet ilişkileri ve ezen-ezilen çelişkisi temelinde açıklanışı esas meseleyi anlamamızı sağlar. İlerlemenin felsefi temeli ne kadar gelişkinse o derece bir kültür, birikim yaratabilir. Bilim ve felsefe arasında açılan makas insanlığın kültürel birikim ve mirasına olumsuz bir puandır.

Yabancılaşma, işbölümü sonucu oluşan özel mülkiyet ile insan topluluğunun bölünmesi sonunda emeği başkalarının aracı insanın, bu emeğine, emeğinin ürünlerine uzak olmasını anlatmaktadır. Bunun sonucu olarak insani ilişkiler de birbirine yabancılaşmaktadır. Çünkü insanın bilincini belirleyen, maddi koşullar sonucu yaşadığı yabancılaşma toplumsal bilincini de çarpıtan, bu toplumsal özü yabancılaştıran bir biçim almıştır.

İşbölümü neden yabancılaşmayı doğuruyor? İnsan ürettiği ürün hakkında, onun bilgisi, tekniği hakkında ne biliyor, ne düşünüyor? Ürettiği ürünün hangi toplumsal ihtiyacı, ne ölçüde, nasıl giderebileceği hakkında bir emekçi nasıl davranıyor? Üretim sürecinin parçalanması ne için yapılıyor?

Yabancılaşma, normal insan aklının insana ait olmayan insan dışı olan her şeyi zamanla kabul edebilir duruma gelmesi, onu kanıksaması durumun özetidir.

Kurum fetişizmi, kurumu amaçlaştıran, tek derdi onu yaşatmak uğruna içinde var olduğu toplumsal ilişkilerden yani örgütleme, harekete geçirme vb. süreçlerden örgütü soyutlayan, statükocu, durağan bir durumdur.

Örgüt hem her şeydir hem de hiçbir şeydir. Soyut insan yoksa soyut örgüt de olamaz. Örgüt bize, insana dair kavgamızı birleştiren, bütünleştiren, nefes borusu olan bir araçtır. Bu sebeple kendinden, doğal bir herşeye kadir, mutlak bir araç değildir; kaldı ki amaç olsun… Kurum fetişizmi, bireyi örgüt dışındaki varlığını güdükleştiren, örgütü cemaatleştiren, kendini sadece o örgütte var edebilen durum yaratıyor.

İşçi sınıfı dediğimiz olgu da, bir fetiş haline getirilmiş durumu yaşıyor. Sınıfı tekdüze, toplumsal ilişkilerinden, kültürel ve tarihi reflekslerinden, içerdiği kimliklerden soyutlayarak ele almak bir fetiş durumu doğuruyor. Sınıfın yaşadığı tüm bu yabancılaşma biçimleri aşılmadan, sınıf kimliği kendini oturtamaz, ortak bir sınıf ruhu, ortak bir sınıf bilinci oluşturulamaz.

Bir örgütün, toplumsal-siyasal süreçlerdeki rol ve işlevi dışında bir turnusolu yok. Örgütün etkinliği, hedeflediği toplumsal kesimlerin hareketle olan ilişki düzeyiyle ölçülür. Örgüt bu kitlelerle ne denli bağ kurabilmiş, yönlendirmiş, örgütlemiş ve harekete geçirebilmişse başarılı olmuş demektir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*