Kadın Komünarlar Birliği Temsilcisi ve KBDH Konsey üyesi Eylem Keçer:“Askeri eylemlerin artması kadınların devrimci kitle faaliyetini de güçlendirecektir”

“Askeri eylemlerin artması kadınların devrimci kitle faaliyetini de güçlendirecektir”

-Kendinizi tanıtır mısınız?

Kadın Komünarlar Birliği Temsilcisi KBDH Konsey üyesi Eylem Keçer. Öncelikle sesimizin ulaştığı tüm kadınları, patriyarkal kapitalizmin ve faşizmin saldırılarına karşı sokaklarda, fabrikalarda ve evlerde direnen tüm kadınları selamlıyorum.

-Tüm dünyada askeri-politik gelişmeler yaşanıyor. Kadınlar ve LGBTİ+lar bu gelişmelerden direkt olarak etkileniyor. Bununla birlikte yükselen bir kadın ve LGBTİ+ hareketi de var. Hemen hemen bütün eylemlerin en önünde yer alıyorlar. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya planında 1990’lı yılların başındaki karamsar tablo dağılmış durumdadır. ABD’nin bütün dünyaya hâkim olduğu tek kutuplu dünya resmi geride kalmıştır. Emperyalist güçler arasında çelişkilerin ve mücadelenin ön planda olduğu bir tarihsel dönem içerisindeyiz. Emperyalistler arasında mücadele ve çatışma her geçen gün daha fazla belirginlik kazanıyor. Bu dönemde var olan ekonomik çelişkiler aynı zamanda askeri ve siyasi çelişkiler olarak da daha fazla görünürleşiyor. Dünyanın emperyalist devletler arasındaki paylaşımı ve yeniden paylaşımı, dünyanın çeşitli coğrafyalarında emperyalist odaklar ve onların uzantıları arasında hegemonya mücadelesine dönüşmüş durumdadır. Ortadoğu coğrafyası bu hegemonya mücadelesinin merkezinde yer almaktadır. Önemli yeraltı kaynakları ve jeopolitik öneme sahip ticaret yollarının yer aldığı Ortadoğu, hegemonya mücadelesinin en yoğun şekilde yaşandığı coğrafyaların başında gelmektedir. Türkiye faşist iktidarı bu hegemonya mücadelesi içerisinde karşıt emperyalist güçlerin çatışmasından yararlanarak kendisine de bir hegemonya alanı açma çabası içindedir. Bu hegemonya mücadelesinin temelinde ise bölgesel güç olma ve işgal alanlarını genişletme hedefi vardır.

Özellikle Kürt Özgürlük mücadelesinin karşısında konumlanarak onu boğmayı esas almaktadır. Kürdistan’ın bütün parçalarında Kürt halkının her türlü özgürlük arayışının karşısında askeri güç kullanarak yer almaktadır. Kendi işçi sınıfı ve emekçilerini en acımasız şekilde sömüren rejim aynı zamanda sömürgeci politikalarıyla birlikte Kürt halkını da baskı altında tutmaktadır. Faşist rejim doğası gereği işçi, emekçi, Kürt, kadın, genç bütün ezilen kesimlerin düşmanı bir iktidardır. Bu düşmanlık yaşamın her alanında pratik olarak kendini göstermektedir.

Bugün tüm dünyada ezilenler, kadınlar, işçi sınıfı önemli bir dönüm noktasında. Tüm dünyada farklı farklı coğrafyalardan isyan seslerinin geldiğine şahitlik ediyoruz. İşsizliğe, krize, baskılara, yoksulluğa ya da doğrudan kadınlara dönük direnişlerin hepsinde kadınların, LGBTİ+ların direngenliği göze çarpıyor. Bunun bir tarafı kadın hareketi/feminist hareketin dünya çapında geldiği aşamayı işaret ediyor. Geçtiğimiz yıllar ortaya çıkan direnişlerin hepsine bakıldığında dünya çapında kadın hareketinin her türlü baskıya karşı kazanımlarla mücadelesini sürdürdüğünü bize gösteriyor. Kadınlar Polonya, Meksika, Fransa ya da Ortadoğu ülkelerinde erkek yargıya, erkek şiddetine, faşist baskılara ve patriyarkal normlara karşı direnirken ciddi değişimler yarattılar. Bu kazanımlar sınırları aşarak direnen tüm kadınları etkiliyor.

Diğer taraftan küresel emperyalizmin krizlerinin geldiği aşamayı da görmek gerekiyor. Özellikle pandemiyle birlikte iyice ortaya çıkan durum çok açıktır ki sistem bu haliyle sürdürülemiyor. Küresel krizin tüm yansımalarını siyasal, ekonomik atılımlarını tüm açıklığıyla hissedebiliyoruz. Hem uluslararası burjuvazi hem de yerel burjuvazinin beka sorunu söz konusu. Hegemonik varlığını sürdürmek ve kalıcılaştırmak isteyen emperyal güçlerin farklı pazarlara açılım ve yeniden yapılanma ihtiyacı tüm dünya coğrafyasında farklı sonuçlar doğuruyor. Bu saldırılardan en çok etkilenenler emek ve beden sömürüsünü, baskıyı, esnek çalışma ve yoksulluğu en fazla hisseden kesim; yani kadınlar oluyor. Haliyle Bangladeş’ten, ABD’ye uzanan bir isyan dalgası söz konusu. Yapısal krizin derinliği göz önüne alındığında bu isyanların büyümesi kaçınılmaz görünüyor. Mevcut sömürü sistemi ve onun yürütücüsü iktidarlar varlıklarını muhafaza edebilmek ve sömürüyü sürdürmek için baskıyı artırmak zorundalar. Bunun karşısında biriken ise halkların, işçilerin, kadınların, LGBTİ+’ların öfkesi oluyor. Bu dönemi bir ayaklanmalar çağı olarak görmek gerekiyor. Türkiye’ye baktığımızda daha keskin bir tabloyla karşılaşıyoruz. Ezilenler ve egemenler arasındaki saflaşmanın her boyutta yükseldiği bir süreçteyiz.

Küresel ve bölgesel tüm çelişki ve krizlerin etkisiyle ciddi bir kriz yaşanıyor. Boğaziçi eylemleri, Kod-29’a karşı başlayan işçi direnişleri, kadın ve LGBTİ+ eylemleri bu sürecin öne çıkan gelişmeleriydi. İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme hamlesine, artan erkek egemen baskılara ve kadın düşmanı politikalara karşı en güçlü cevap 6-8 Mart eylemlerinde meydanlarda verildi. Kadınlar hem yasaklara, saldırılara karşı yılmadan, direnerek meydanları doldurarak erkek devlet şiddetine karşı isyanı yükselttiler hem de LGBTİ+’lara dönük gelişen cinsiyetçi saldırıların bir parçası olan, kadın hareketini ve LGBTİ+ hareketini bölme, ayrıştırma çabasına karşı en iyi cevabı beraber direnerek örgütlediler. 6 Mart günü Kadıköy’de eyleme alınmayan LGBTİ+’ların alana girişinde gösterilen direngenlik yine alandan çıkışta gözaltılar esnasında özellikle liseli bir kadın tarafından polis saldırısı karşısında kalkan olma direngenliği bu cesaretin en güzel resimleri olarak hafızamıza kazındı. Keza kayyuma, baskılara karşı Kürt kadınlar da direnişlerine devam ettiler. Hapishanelerde kadın tutsaklar hem açlık grevi hem de hak gasplarına karşı direnişin örgütleyicisi oldular. Son olarak Gare zaferinde kadın gerillaların rolünü de tekrar belirtmek gerekir. Özetle diyebiliriz ki; nerede bir direniş varsa kadınlar oradaydılar ve tüm ezilenlere ilham kaynağı oldular.

-Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da İstanbul Sözleşmesinin iptali, başta Kürt kadın kurumları olmak üzere kurumların kapatılması, Bu kurumların aktivistlerinin tutuklanması gibi gelişmeler yaşanıyor. Bu sürece dair neler söylemek istersiniz?

AKP-MHP faşizmi Türkiye metropollerinde ve Bakur Kürdistan’ında toplumu yeniden inşaya yönelerek işçi sınıfının, Kürtlerin, kadınların, LGBTİ+’ların bütün kazanımlarını gasp ederek, toplumsal, siyasal meşruiyetlerini de ortadan kaldırmayı hedefliyor. Farklı toplumsal dinamiklere yönelik saldırı dalgasını tutuklamalarla, ev hapisleriyle, çıplak aramalarla ve istikrarlı bir şekilde, ülkeyi bir hapishaneye çevirerek devam ettiriyor. Sadece kadınlara yönelik de değil, bir bütün toplumun tüm ezilen kesimlerine yönelik. AKP-MHP faşist ittifakının saldırıları yaşanan pandemi ile birlikte yoğun emek sömürüsü ve Kod-29 uygulamasıyla işçi sınıfını açlığa ve yoksulluğa mahkûm etmektedir. Tabi ki tüm bu saldırılardan en çok etkilenen kadınlar ve LGBTİ+ bireyler oluyor. Son süreçte kadınlara yönelik en somut saldırı olarak niteleyebileceğimiz kadın kurumlarının kapatılması ve İstanbul Sözleşmesi’nin iptalidir. AKP iktidarı “Aile yapısını sarsıyor, eşcinselliği özendiriyor” iddiasını ileri sürerek sözleşmeden imza çektiğini açıkladı. Peki bu aile yapısı dedikleri ve korumaya çalıştıkları aile yapısı kadınlar ve LGBTİ+’lar için ne anlam ifade ediyor? Yaşanan gelişmelere baktığımızda sistematik olarak dayak, tecavüz ve öldürülme ile somutlaşıyor. İmzadan çekildiği tarihten günümüze değin baktığımızda; kazanılmış hakların gaspı, artan kadın cinayetleri, LGBTİ+’lara yönelik artan saldırılar bize bu verileri açıkça veriyor. Kürdistan’da kadınların iradesini gasp edip atanan kayyumlar, eş başkanlığın hedef haline getirilmesi, işgal saldırıları ve tutuklamalarla tüm direnişlerin önü kesilmeye çalışılıyor. Hem Türkiye’de kadınlara yönelik saldırı ve tutuklamalar, hem de Bakur Kürdistan’da Kürt kadın kurumu Rosa Kadın Derneği’nin kapatılması ve TJA kadın aktivistlerinin tutuklanması bu saldırıların devamı niteliğinde. Bütün bu saldırılara ve kadın düşmanı faşist AKP iktidarına teslim olmayan, ses çıkaran, itirazlarını yükselten kadınları tutuklaması ve kadın örgütlerini kapatması aslında beklenilmeyen bir durum da değil. Bu artan saldırıların asıl sebebi, tüm bu yaşanan saldırılar karşısında tıpkı toplumun diğer kesimlerinde olduğu gibi kadınların da hiçbir koşulda özgürlük mücadelesinden vazgeçmemeleridir.

Ciddi bir kriz içerisinde debelenen AKP-MHP faşizmi sınıf haraketini, Kürt mücadelesini, devrimci mücadeleyi ve feminist mücadeleyi kendi bekasını korumak için kuşatmaya çalışıyor. Çünkü AKP- MHP faşizmi karakteristik olarak muhafazakâr, erkek egemen politikalardan beslenen bir yapıya sahip. Haliyle kadın örgütlerini kendi ideolojik varlıkları açısından da tehdit olarak görüyorlar. Özellikle Rojava süreciyle birlikte gelişen dönem bu açıdan kritik bir yere işaret ediyor. AKP- MHP faşizminin kendi varlığı karşısında en büyük tehlikelerden birinin Rojava’da yaratılan kazanımlar olduğu ortadadır. Hem sömürüyü devam ettirebilmek hem de bu kazanımların diğer bölgelere yayılımını engellemek adına amansız bir savaş yürütüyor.

Neoliberal-muhafazakâr politikalarla iktidar sürecini şekillendiren Erdoğan faşizmi, kadınların sosyal-ekonomik tüm alanlarda patriyarkal normları aşındırmasına karşın politikalar üretiyor ve uyguluyor. Bu açıdan İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme sürecini de biraz bu karakter analiziyle ele almamız gerekiyor. Bu saldırıların tüm ezilenlere dönük saldırıların bir parçası olduğunu görmek gerekiyor. Çünkü bu dönemde işçilerin grevlerle iş yerleri önünde direndiği, yoksulluk nedeniyle intiharların yaşandığı, pandeminin derinleştirdiği krizle binlerce insanın işsiz kaldığı, daha da yoksullaştığı bir dönemde on binlerce kadının meydanları kuşatarak direnmesi faşizmin varlığı açısından ciddi bir tehlikedir. Boğaziçi direnişi de benzer bir şekilde gelişmişti. Her türlü baskıya karşın sokağa çıkarak direnenler, diğer ezilenlere cesaret veriyorlar. Özellikle kadın-feminist hareket bu açıdan daha özgün, daha güçlü bir direngenliği temsil ediyor. Çünkü 15 Temmuz sonrası süreçte tüm yasaklara, saldırılara karşı kadınlar sokaktan geri adım atmadılar. Geri adım atmadıkları gibi iktidara da geri adım attırdılar. Faşist hegemonyaya karşı direndiler. Haliyle kadınlara, LGBTİ+’lara dönük bu saldırılar örgütlenilmeye devam edilecek. Buna karşın inanıyoruz ki, kadınlar mücadeleden geri adım atmayacaklar.

Hiçbir alandaki mücadele bizim açımızdan değersiz ve önemsiz değil. Çünkü artık şunu biliyoruz. Kadınların içinde büyüttüğü ateş isyan, direniş artık sistemin çizdiği sınırları zorluyor ve kadınlar diz çökmüyor.

-Kadın emeğinin sömürüsü her zaman daha yoğun oluyor. Ancak ev içi emek dahil kadın emeği genel olarak görülmüyor. Kadın emeğini özgürlük mücadelesi bağlamında örgüt olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadınların görünmeyen emeği, cinsiyete dayalı iş bölümü ve toplumsal cinsiyet ilişkileri çerçevesinde harcanan bir emek biçimidir ve patriyarkal yapının en temel dayanaklarından da biridir. Kadın emeğinin görünür olmamasının en temel nedeni patriyarka tarafından bu emeğe karşılıksız olarak el konması ve kadınların üzerinde denetim kurmasından gelir. Patriyarkal kapitalizm ve özünde AKP-MHP faşizmi milliyetçiliği, muhafazakarlığı ve savaş politikaları ile uyguladığı neoliberal ekonomik uygulamalar cinsiyet ayrımcılığını pekiştirip derinleştirirken, kadın emeğini de esnek-parçalı istihdamın vazgeçilmez unsuru haline getirerek değersizleştiriyor. Ekonomik krizin faturası bir yönüyle esnek güvencesiz çalışmayı yaygın hale getirerek kadın emekçilere kesiliyor.

Kadın emeği bir yandan kapitalist piyasa içinde prestijsiz, ucuz emek gücü olarak sömürülürken, bir yandan da özel alanda sistemin yeniden üretilmesine karşılıksız olarak olarak hizmet ediyor. Piyasa içinde kadın iş gücü yine toplumdaki cinsiyetçi iş bölümüyle eşgüdümlü olarak şekilleniyor. Toplumsal cinsiyetçi iş bölümü kadınları ikinci rollere mahkûm ederek, kadın işleri tanımı yaparak kadınların hem prestijsiz işlerde çalıştırılmasına hem de ucuz iş gücü olarak görülmesine neden oluyor.

Kamusal alanda kadın emeğini bu şekilde biçimlendiren patriyarka, özel alanda da tüm yeniden üretim işlerini kadınların üzerine yükleyerek sistemin yeniden üretimini kadın emeği üzerinden gerçekleştiriyor. Yani kadınların sürekli olarak bir önceki nesilden devralıp ev içinde yerine getirdiği yemek, bulaşık, çocuk, hasta, yaşlıların bakımı… Yani kısaca bakım emeği üzerinden gerçekleştiriyor. Ve bu durum sanki kadının dünyaya geliş sebebiymiş gibi doğallaştırılıp kadınların hem evde harcadığı karşılıksız emek hem de kamusal alanda harcadıkları ucuz emek, emek olarak değerlendirilmiyor. Bunun tek dayanağı kapitalizme de içkin olan patriyarkal sistemdir.

Bu toplumsal sistem kadınların bedenlerine de el koyarak kadınların kamusal alandan da dışlanmalarına yol açıyor. Patriyarkal kapitalizm aynı zamanda kadını ev işlerine ve çocuk bakımına bağımlı kılarak sermaye için çok önemli bir yük oluşturacak olan ev içi emeği ücretsiz, karşılığı ödenmeyen hale getiriyor. İşçilerin ertesi günkü iş yaşamına hazırlanması ve motive edilmesi kadınların ev içindeki emeğine bırakılması sermaye açısından da çok büyük bir kar alanı oluşturuyor.

Kadın emeği ve kadın emeği sömürüsü uzun zamandır tartışılan bir konu. Bu süreçte daha da önemli bir yerde duruyor. Bu dönem yaşanan kriz ve pandeminin getirdiği süreç kadın emeğine dair de ciddi değişimler yarattı. Kadın emeğine dair tartışmayı baştan almak gerekirse asıl mesele dediğiniz gibi kadın emeğinin görünmez kılınmasıdır. Aynı zamanda en ucuz, güvencesiz ve esnek çalışma koşullarının kadın emeğinin yoğunlukta olduğu alanlarla bütünleşmiş olmasıdır. Bu görünmezliğin temeli patriyarkal kapitalizme dayanıyor. Hepimizin bildiği üzere patriyarka, kökleri kapitalizmden çok öncelere dayanan bir sistem. İlksel komünal toplumun akabinde ortaya çıkan bu sistem tüm toplumsal süreçlere kendini eklemleyerek ve dönüştürerek devam etti. Kapitalizme gelindiğindeyse özellikle kadın emeği açısından başka bir sürece gidildi. Üretim ve yeniden-üretimin mekansal olarak birbirinden ayrılması, yani yeniden-üretimin sistem dışında karşılanıyor olması açısından kapitalizm kadın emeğinin kritik öneme sahip olduğu bir zemin üzerinden gelişti. Kapitalizm ve patriyarka dönüşerek ve birbirlerine eklemlenerek gelişti. Patriyarkal kapitalizmde kadın emeğinin sömürü biçimi değişti. Özetle şöyle ifade etmemiz mümkün; kadınların evdeki görünmez emeği sistemin bel kemiğidir. Yeniden üretimle kadınlar hem mevcut sistemin devamlılığını sağlarlar hem de gelecek nesil bu sisteme hazır hale getirirler. Özel alan diye tariflediğimiz hane içerisinde de kadın, bakım emeğiyle sömürüye tabi tutulurken benzer bir durum kamusal alanda da kendini gösterir. Diğer taraftan patriyarkal kapitalizmle birlikte kadınların evdeki sorumlulukları nedeniyle istihdama katılımları da erkeklere nazaran oldukça güçleşir. Hem istihdama katılım sürecinde (eğitim ve işi öğrenme süreçlerinde) erkeklere oranla kadınların dezavantajlı konumda oluşları hem de sektörlerin kadın- erkek iş gücüne göre toplumsal cinsiyet rolleri baz alınarak dizayn edilmiş olması gibi etmenlerle kadın emeği daha niteliksiz olarak kodlanır. Aynı işlerde daha düşük ücretle çalışma, kriz dönemlerinde ilk işten çıkarılan olma ya da son olarak neoliberal politikalarla gelişen atölye, parça başı gibi oldukça düşük ücretli, güvencesiz işlerde çalıştırılma gibi sorunlarla sarmalanmış bir kadın emeği söz konusu. Elbette bir de iş yerlerinde yaşanan mobbing, taciz, erkek şiddeti gibi durumlar söz konusu. Bu açıdan bütünlüklü olarak baktığımızda kadın emeğinin patriyarkal kapitalizm tarafından tam anlamıyla kuşatıldığını söylebiliriz. Mesela Migros direnişindeki kadınlar bu açıdan önemli ve güncel bir örnek. Kadınlar hem çok düşük bir ücretle yoğun bir sömürüye tabi kılınıp işsiz bırakılırken aynı zamanda tacizle de mücadele ediyorlar. Güncel olarak değerlendirmemiz gerekirse, hepimizin bildiği üzere emperyal kapitalizmin krizi ekonomik boyutuyla bir yoksullaşma dalgası yarattı. Pandemi ile birlikte bu kriz daha da derinleşti. İş yerlerinin kapatılması, işçilerin işten çıkarılması, çalışma koşullarının güçleşmesi kadın emeğine dair sömürüyü de derinleştirdi. İlk işten çıkarılanlar kadınlar oldu. Evlerden çalışma yasallaşmaya başladı. Bu kadınlar açısından başka “tehlikeleri” de beraberinde getirdi. Çünkü kadının maaşı ya erkek, baba tarafından el konulan ya da aileye “ek gelir” olarak bakılan bir nitelik taşıyor. Aynı zamanda kadınların evden çalışmaya başlaması zaten kadın işleri olarak görülen ev işlerinin, çocuk bakımının, diğer bakım işlerinin doğrudan kadına yüklenmesi ve erkeklerin bu işlerden iyice çekilmesi demek. Yine bir başka konu pandeminin yani salgın boyutunda bir hastalığın kadın emeğini doğrudan etkilediğini yineden hatırlatmak gerek. Çünkü biliyoruz ki hastalık demek, bakım emeği yani kadın emeği demek.

-Bileşeni olduğunuz KBDH bir hamle başlattı. Kadınların birlikte mücadele ile özgürlüğü kazanacağını vurguluyor ve askeri eylemlikler gerçekleştiriyor. Kadınların birliği faşizm karşısında nasıl bir anlam ifade ediyor?

Erkek egemen sistem kadınların emeğinin sömürüsünün yanında toplumsal cinsiyet rolleri gereği yukarıda da açıkladığımız temelde kadın bedenin de sömürüsünü daha da katmerli hale getirmektedir. Kadınlar için yaşam her geçen gün daha da zor hale gelmektedir. AKP-MHP faşizminde somutlaşan patriyarkal saldırılar kadınlar cephesinden önemli bir dirençle karşılaşmaktadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kararı karşısında kadınların gösterdiği önemli bir direniş dinamiğidir. Bizler KBDH olarak gerçekleştirdiğimiz hamle ile kadınların özgürlük eyleminin ancak kendi devrimci eylemleriyle gerçekleşebileceğini ifade etmiş olduk. Yapılan her eylemde patriyarka ve onun kurumları kadınların devrimci eylemlerinin hedefi olmuştur. Kadınların askeri eylemler içinde olması erkek egemen sistemin kadın mücadelesini hapsetmek istediği sınır tellerini koparmaktadır. Kadınlar devrimci hamle çerçevesinde gerilla alanlarında, kentlerde milis eylemleriyle ve devrimci kitle eylemleriyle faşist rejimi ve de ondan güç alan patriyarkal kapitalizmi hedef almaktadırlar. Eylem biçimleri arasında diyalektik bir bağ bulunmaktadır. Kadınların, erkek egemen sistemin onlara çizdiği sınırların dışına çıkarak oyunu bozması birleşik devrim mücadelesine büyük bir güç vermektedir. Devrimci hamle çerçevesinde askeri eylemlerin artması kadınların devrimci kitle faaliyetini de güçlendirecektir.

-Politik askeri eylemler ve bu eylemlerin kitle hareketiyle ilişkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Ben bu soruya vereceğim cevaba yukarıda diyalektik bir bütünlük çerçevesinde giriş yapmış oldum. Politik faaliyet ve askeri faaliyet birbirini destekleyen bir temelde ele alınmalıdır. Askeri eylemler politik kitle faaliyetine güç vermektedir, onun önünü açmaktadır. Sürekli olarak baskılanan ve ezilen politik kitle faaliyeti geri çekilme ve zayıflama eğilimleri gösterir. Askeri eylemler kitle faaliyetine moral ve direnç katmaktadır. Faşist iktidarın yaptığı saldırıların ona karşı gerçekleşen askeri eylemlerle kitle faaliyetine daha güçlü direnme mevzileri yaratmaktadır. Kitle faaliyeti ile askeri eylemler arasına bir karşıtlık koymak doğru değildir.

-1 Mayıs öncesi mesajınız nedir?

Sizlerin aracılığıyla buradan kadınların, LGBTİ+’ların işçi ve emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ını devrimci duygularımla kutlarım. Geçen senelerde olduğu gibi bu yıl da faşist AKP iktidarı tarafından 1 Mayıs yasaklarla engellenmeye çalışılıyor. Bütün engellemelere ve yasaklara rağmen, faşizme karşı direnen işçilere, ezilen halklara, kadınlara, LGBTİ+’lara, gençlere çağrımız faşizmin çizdiği sınırları yıkarak faşizme karşı, patriyarkaya karşı birleşik devrim şiarıyla sokakları zapt edelim.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*