Sömürüye ve işgale karşı 1 Mayıs’ta birleşik mücadeleyi büyütmeye – Mehmet Yılmaz Kaya

1 Mayıs 2021 yaklaşıyor. İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü bu yıl faşizmin yasaklarıyla engellenmeye çalışılıyor. Faşist iktidar cephesinden kalabalık AKP kongreleri yapılırken 1 Mayıs eylem ve etkinlikleri koronavirüs pandemisi nedeniyle yasaklanıyor. Rejim koronavirüs pandemisini fırsata çevirerek kendi çıkarları çerçevesinde toplumsal muhalefeti yasakla geriletmeye çalışıyor. 1 Mayıs koronavirüs önlemleri bahane edilerek yasaklanırken kapitalist sömürü çarkı kesintiye uğramadan devam ediyor. Sömürü ilişkileri üzerinden gelişen çark bütün göstermelik pandemi önlemlerine rağmen hiç kesintiye uğramadan işliyor.


Türkiye işçi sınıfı çalışma ilişkileri açısından tarihinin en ağır koşullarını yaşıyor. 2021 yılı boyunca yaşanan işçi direnişleri bile bunu kanıtlar niteliktedir. Pandemi koşullarınd Kod-29 gibi uygulamalarla işçiler keyfi bir şekilde işten çıkartılabiliyorlar. Birbirinden bağımsız gelişen işçi direnişleri bu katmerli sömürü politikasına reaksiyon olarak gelişiyor.


Güvencesiz çalışma pandemi koşullarında sermaye sınıfı açısından bir olanak haline geldi. İnsan değil kar merkezli bir sistem olarak kapitalizm bir kez daha akıl dışılığını gözler önüne seriyor. Bütün dünya kapitalist sistemi açısından pandeminin ilk önce uluslararası sermaye tarafından bir fırsata çevirildiğine sonrasında aşı sürecinin nasıl bir maksimum kar çabası içinde geliştiğini gördük. Halk sağlığı yerine kar hırsıyla yürütülen aşı çalışmaları mutlu bir azınlık dışında işçi ve emekçilerin çoğunluğu açısından erişilmesi zor uzak bir olgu olarak kaldı.


Elbette koronavirüs pandemisi devam ederken aynı zamanda sınıf çelişkileri ve ezme ezilme çelişkileri derinleşerek devam ediyor. Bu açıdan bakarsak Türkiye koşullarında sınıf ve ezilenler cephesinden sömürü koşullarının daha da derinleştiği bir tarihsel konjoktür içerisindeyiz.
Pandemiden çıkış için iktidarın yaptığı 60 Milyar liralık yardımın 51.5 Milyarı işsizlik fonundan sağlandı. Bu şunu gösteriyor aslında pandeminin faturası yine işçi sınıfı ve emekçilere kesiliyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma kararı kadınlar cephesinde önemli bir muhalefet dinamiği açığa çıkardı. Kadın cinayetleri artarak devam ederken sınıf çelişkileri daha da derinleşip yaşam koşulları daha da zorlaştıkça kadınlar açısından yaşam daha güvensiz hale geldi. İstanbul Sözleşmesi’nden böylesi bir konjoktürde çıkış kararı alması faşist iktidar sömürü ilişkileri içerisinde kadın özgürlüğünü kısıtlayarak muhafazakar tabanda toplumsal desteğini artırma arayışı olarak okumak doğru olacaktır. Zira faşist iktidar toplumsal desteğini her geçen gün daha fazla kaybediyor.


Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin sarayın atadığı rektöre karşı direnişi 4 ayı geride bıraktı. Sadece üniversite öğrencilerinin değil aynı zamanda akademisyenlerin ve çalışanlarında destek verdiği direniş faşist iktidar açısından önemli bir korku kaynağı haline geldi. Gençliğin kendi geleceğine sahip çıkması ve faşist iktidarın talimatlarına direnmesi iktidarın en önemli korkularından biridir. Bu yönüyle Boğaziçi direnişinin üniversite yerleşkesi dışına çıkarak diğer direniş dinamikleriyle buluşması iktidarın korkularını daha da arttırıyor. Direnen ve mücadele eden bir gençlik faşist iktidar tarafından güçlü bir tehdit olarak görülüyor.


Kürt halkının mücadelesi faşist iktidarın bütün saldırıları karşısında ısrarla sürdürülüyor. Milletvekilleri tutuklanan, belediyelerine kayyum atanan ve cenazeleri bile yasaklanan bir halk olarak Kürt halkının özgürlük mücadelesi faşist iktidarın bütün yasaklamalarına rağmen diz çökmiyor ve direniyor. Özellikle Newroz alanlarının kitleselliği ve coşkusu faşizmin Kürt halkının örgütlü mücadelesini tasfiye etme çabasının boşa düştüğünün kanıtıdır.
Kürt sorunun diğer bir boyutu da tecrit ve hapishanelerde direnişin devam ettiği gerçeğidir. Devam eden açlık grevleri ve İmralı Hapishanesi’nde devam eden tecrit siyaseti faşist iktidarın zindanlarda devrimcileri teslim alma politkasının ifadesidir. Hapishaneler bir ülkedeki özgürlüklerinin düzeyinin barometresidir. Hapishanelerde siyasi tutsaklara yaklaşım ve onların içinde bulunduğu koşullar faşizmin insan ve özgürlüklere düşman pratiğinin ifadesidir.


Ülkenin ekonomik göstergeleri kapsamlı bir iflas durumuna doğru gidişi işaret ediyor. Faşizm ülkeyi ekonomik olarak büyük bir çöküşe doğru götürüyor. Enflasyon temel tüketim ürünlerinde ciddi boyutlara ulaştı. Aynı zamanda döviz kurlarındaki artış eğilimi ve yüksek faiz oranları ekonomik krizi daha da derinleştirdi. Bütçe açığı önemli bir kaleme ulaşmış ve ekonomide kötü gidiş siyasi iktidarın özellikle dış politikada geri adım atma eğilimlerini teşvik etti. İflas etmekte olan bir ekonominin bütün faturası işçi ve emekçilere kesiliyor. Asgari ücret ile geçinme imkanı her geçen gün daha da zorlaşıyor.


Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da bütün bu gelişmeler düşünüldüğünde faşizmin krizi derinleşmekte ve iktidar her geçen gün toplumsal desteğini daha güçlü bir şekilde kaybediyor. Ekonomik kriz derinleşirken iktidar cephesinde daha fazla yolsuzluk ve haksız kazanç pratikleri ön plana çıkıyor. Bu yönüyle AKP-MHP ittifakı cephesinde çürüme ve yolsuzluk almış başını gitmiş durumda.
İktidarın bütün bu kaotik duruma çözümü patates ve soğan dağıtmak oldu. Bu da mesleyi ne kadar ciddiyetsiz ele aldığının kanıtıdır. Aslında bütün olarak ekonominin iflas etmekte olduğunu gören rejimin popülist söyle ve pratiklerle kendini var etmeye çalışıyor.


Türkiye Cumhuriyeti dış politikası uzun dönemdir ABD-Rusya arasındaki çelişkiye oynayarak kendini var etme çabası olarak kendini göstermekteydi. Burada iktidarın pratiği ABD-Rusya çelişkisi içerisinde zaman zaman birini zaman zaman diğerine yakın olarak süreci idare etme politikasıydı. Bugün bu idare etme politikasının sonuna gelindi. ABD ve Rusya arasındaki çelişkiler Biden’in iktidara gelişi ile birlikte daha da derinleşti.

Ukranya krizi aslında çelişklerin fiili bir hegomanya mücadelesinden çıkıp her an sıcak çatışmaya dönüşebileceği bir konsepte doğru ilerliyor. Faşist iktidar da bu süreçte bir tercih yapmaya zorlanıyor. Bu iki eksenden birini tercih ederek safını belirlemesi özellikle ABD cephesinden ona dayatılıyor.


Doğu Akdeniz meselesinde ve Libya meselesinde AKP-MHP faşist iktidarının “büyük devlet” olma hayali kısa sürdü. Bu cephelerde faşist rejim önemli taviz vermek zorunda bırakıldı. ABD’nin son olarak T.C’yi F-35 programından çıkarma kararı aslında faşist rejimi tam olarak teslim alma konsepti olarak değerlendirmek gerekir. 104 Amiral bildirisi ve Ukranya meselesinde alınan tutumlar faşist rejimin dümeni daha çok ABD eksenine kırdığını gösteriyor. Bu olduğu oranda faşist iktidar ile Rusya arasındaki çelişkiler daha da derinleşecektir. Bu durum Rusya ile yapılan bir dizi askeri ve ekonomik işbirliği sürecinin sona ermesi anlamına geliyor. Ukranya devlet başkanı ile Erdoğan arasında yapılan ortak açıklama sonrasında Rusya’nın Türkiye’ye uçuşları kaldırması turizm gelirleri açısından ekonomiye vurulmuş büyük bir darbedir. Her ne kadar mesele korona ile ilgili gibi görünse de aslında işin aslı Rusya’nın Erdoğan iktidarını cezalandırmaya başladığı gerçekliğidir. Bu açıdan bakarsak faşist rejim eski özgüvenli ve kendisini dev aynasında gören söylemini terk ediyor. Yeniden ABD ekseniyle tam uyumlu bir pozisyon alma çabası içerisine girildi. Yunanistan ve Avrupa Birliği ile bu temelde uzlaşma eğilimi yine ağırlık kazınıyor. Bu açıdan 104 Amiralin bildirisine gösterilen tepki aslında bu yeni yönelim doğrultusunda dizayn olma çabasıdır.


Son olarak Ermeni soykırımının bizzat ABD Başkanı tarafından kabul edilmesi Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir krizli dönemin ifadesidir. Krizin daha da derinleşmesi Türkiye’nin ABD ekseniyle tam uyumlu olma sürecini akamete uğratabilir. Bu yönüyle Rusya ile daha fazla gerilmek istemeyen AKP-MHP faşist iktidarı Ermeni soykırımı açıklamasını ABD eksenine tam olarak girme sürecine direnç aracı olarak kullanabilir.


İktidarın iç ve dış politikada ne olursa olsun vazgeçmeyeceği tek politika Kürt düşmanlığı siyasetidir. Bu yönüyle daha önce ABD ile arasında bulunan en önemli sorun Kürt sorununda farklı bakış açısıydı. PKK’ye dönük olarak ABD’nin Biden yönetimi döneminde politikalarını değiştirmemesi bu yönüyle faşist iktidar ile ABD’nin önümüzdeki dönemde uzlaşma içinde olabileceğini gözler önüne seriyor. Faşist iktidar Gare operasyonu sırasında önemli bir başarısızlığa uğradı. Askeri açıdan gerillanın iradesi ve direnişi karşısında sonuç alamadı. Önümüzdeki dönem faşist rejimin Kürt sorununda yeni işgal arayışları içerisinde olma çabası genel eğilimidir. Özellikle Medya Savunma Alanları’nda yaşanan işgal saldırıları karşında gerillanın güçlü direnişi ve kazandığı askeri başarılar faşist iktidarı işgal saldırılarından vazgeçirmeyecek. Son olarak gerçekleşen Metina, Avaşin ve Zap hattındaki işgal saldırısı bu ısrarın ifadesidir. Bütün bu gelişmeler düşünüldüğünde faşist rejimin tahamül edemediği en büyük kırmızı çizgisinin Kürt özgürlük mücadelesi olduğunu belirtmek gerekir. Önümüzdeki dönem bu reaksiyonel ve tahamülsüz durum devam edecek. Bölgede faşist rejim Kürt özgürlük mücadelesine dönük olarak yeni işgal saldırıları pratiği içerisinde olacaktır.


Yaptığımız bu değerlendirmeler ışığında 2021 1 Mayıs’ının tarihsel anlamı daha da güçlüdür. Taksim başta olmak üzere 1 Mayıs alanlarında olmak faşist iktidarın sömürü ve savaş politikalarını teşir etmek sorumluluğumuz tarihe düşülmüş önemli bir nottur. Faşist iktidarın hedefi 1 Mayıs’ı “olaysız” bir şekilde geçiştirmektir. Bu koşullar altında Taksim’de ve 1 Mayıs alanlarında ısrar önemli bir devrimci ısrardır.


Sokak sokak, iş yeri işyeri, fabrika fabrika, okul okul ve mahalle mahalle halkımıza 1 Mayıs 2021 ‘i örgütlemek tarihsel sorumluluğundayız.
Özellikle Birleşik Mücadele Güçleri’nin 1 Mayıs alanına ilk defa çıkıyor olması önemli bir mücadele mevzisi olacaktır. Bu çıkışla birlikte birleşik devrim mücadelesinin fiili meşru mücadele yönüyle pratikleşmesi ve ete kemiğe bürünmesi olarak 2021 1 Mayıs’ının tarihsel önemi daha da güçlendirir. Birçok alanda var olan yan yana geliş ve ortak mücadele pratiğinin fiili meşru mücadele alanında da bir yan yana gelişe dönüşmesi tarihsel öneme sahip bir gelişmedir.


Bütün bu gelişmeler ışığında sömürüye ve faşist işgal saldırılarına karşı 1 Mayıs’ta alanlarda olmak önemlidir. Taksim başta olmak üzere bulunduğumuz bütün alanlarda 1 Mayıs iradesini örgütlemek görevimizdir. Faşizmin pandemi bahanesi yok hükmündedir. 1 Mayıs’ta Taksim’de ve alanlarda olarak en güçlü şekilde işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü sahiplenilmelidir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*