Ulaşların izinde bir dönem değerlendirmesi – Mehmet Yılmaz Kaya

Devrimin savaşçı bir partiyle gerçekleşebileceği tespiti ile kendilerini dönemin TİP’inden ve yasalcı reformizminden ayırarak inşa eden THKP-C kadrolarından Ulaş Bardakçı, bu iddiasına uygun olarak yaşamını devrimin, partinin ihtiyaçlarına göre konumlandırdı ve devrimci savaş çizgisinde “teslim alınamayanlar” kervanına 19 Şubat 1972′ de ölümsüzleşerek katıldı.

“Birleşik Devrimci Savaş” pankartı önünde 2019 yılında 2.kongresini gerçekleştirdiğini duyuran komünarlar, kongre günü olarak Ulaş Bardakçı’nın göğü fethe çıktığı tarih olan 19 Şubat’ı işaret ederek, hem tarihsel bütünlük içerisinde reformizmden kopuşun köklerine, hem de kongreye verdikleri isim olan “Ulaş’ların izinde partiyle zafere” şiarı ile kurucu öncülerin çizgisinde savaşçı partide ısrarın adresi oldular.


Bugün kongrenin üzerinden iki yıl geçti. Dönemin siyasi – örgütsel durumundan bugüne komünarlar, kongrenin yüklediği devrimci görevleri stratejik olarak derinleştirmeye, zafer yürüyüşünün kesintisizliği içerisinde 2021 yılında her alan ve sahada yeni bir sıçrayışa ve öncünün devrimci maddeyle buluşmasına, nesnelliği kıracak devrimci iradeye odaklanmaya yöneldiler. Bu yönelim içerisinde ikinci yılında kat ettiğimiz yolun bir değerlendirmesini yapmak, atılacak yeni adımların neyin üzerine basması gerektiğini ortaya koyacaktır.

Politik duruma hızlandırılmış bir bakış


ABD merkezli emperyalizmin “BOP – Arap Baharı” ile bölgeyi dizayn etmeye başladığı sürecin halkalarından bir olan Suriye savaşı kendi sınırlarını aşan bir biçimde küresel aktörlerin önce vekalet ve giderek doğrudan askeri gücü ile konumlandığı, bir milyondan fazla insanın ölümünden sonra bir düzey dengelerin oluştuğu bir savaşa dönüştü. Kuşatma açısından İran’dan bir önceki durak olan Suriye savaşı bir çok aktörün masabaşı başı planlarını bozarak “bitmeyen/bitirilemeyen” bir savaşın ana karargahı oldu.


Rusya – Çin bloğunun ticari ve askeri yayılmacılığı, ABD merkezli dünya için tehditler oluştururken, dünya hızla iki bloğa bölünmeye başladı. ABD emperyalizmin gerileme dönemi ve alan kabiliyetlerini yitirmeye başlaması bölgede bir çok güç için yeni fırsatlar oluşturma anlamına gelirken, bu iki küresel güç arasında salınım yapan AKP öncülüğündeki Türk sermayesi de bölgesel düzeyde yayılmacılığa soyunmak ve Misaki Milli’yi aşan pazarlara yerleşerek kendini savaş hükümetine dönüştürmeye yöneldi. Bu aynı zamanda cihadist çetelerin hamiliğini gerektirirken, diğer yandan da güç dengelerinin değişmeye başlandığı emperyalist dünyada yeni pazar paylaşımlarında bölge düzeyinde düşük pay koparabilmek için dahi ülke içerisinde güçlü ve otoriter bir yönelimi zorunlu kılmaktaydı. AKP’yi de aşan bir biçimde Türk sermayesinin önemli ölçüde yol verdiği faşist bloklaşmanın ittifak harcı olarak üç sacayağını ifade edebiliriz;


I) Neoliberalizmin çöküşü altında yükselecek isyan hareketlerini engelleyecek, içerde her koşulda emeğin yağmalanmasını sürdürebilecek yığın tabanı da olan faşist bir blokla Türk Devleti’nin yeniden yapılandırılması


II) İç sömürgeyi büyük oranda sarsacak olan Rojava Devrimi’nin üç parçada bir statüye kavuşmasının askeri-siyasi engellenmesi ve PKK’nin NATO ittifakı ile tasfiye edilmesi


III) Bölgede oluşan boşluklara dayanarak Kürt kartı üzerinden, cihatçıları da kullanarak işgallere ve yayılmacılığa yönelerek Misaki Milli’nin genişletilmesi


Bugün daha net açığa çıkan yönelim üzerinden faşist blok ihtiyacının sermaye açısından gelişeceğini öngören komünar çizgi, o dönem “demokratikleşme” hayalleri güdenlerin aksine, 2014 yılında gündeme aldığı ve Kasım Atılımı ile taçlandırdığı devrimci savaş partisinin inşası, Kürt özgürlük güçleri ile stratejik ittifak ve savaş cephelerinde konumlanma hamlesini örmeye başladı. Türkiye metropollerinde parti inşası ve milis eylemleri hayata geçirilirken, bir yandan da emperyalizmin ve Türkiye’nin bölge yayılmacılığına karşı medya savunma alanları ile Kobane’de konumlanmaya ve özgürlük güçleri olarak savaşa dahil olmaya başladı.


Devletin dehlizlerinde kaplumbağa adımlarıyla devreye konulmaya çalışılan strateji ise, 15 Temmuz’da yaşanan kırılma sonrası sürecin hızlandırılmasına uygun koşulları yaratarak hem başkanlık rejiminin kapılarını toplumsal desteğe yaslayarak açmaya, hem de içerde ve dışarda savaş hükümeti olarak gelişecek ve diğer burjuva muhalif partileri de arkasına hizalayacak “çöktürme” ve yayılmacılık konseptinin dizaynında tavşan koşusuna geçişin birikimini oluşturacaktı. 2019 Şubatı’nda komünarların kongre belgelerinde yer alan politik durum raporunun bir bölümünde, “Dışarda savaş politikalarında ısrar eden faşist rejim, ülke içerisinde de aynı şekilde baskıları ve sindirme politikalarını derinleştirmektedir. İşçi sınıfı ve emekçiler cumhuriyet tarihinin en saldırgan politikaları ile karşı karşıyadır. Her türlü hak arama eylemleri yasaklanmakta ve emeğin bütün tarihsel kazanımları acımasızca yağmalanmaktadır… AKP-MHP faşist ittifakı kendisini içerde ve dışarda Kürtlerle savaş üzerine kurmaktadır.” tesbiti yazıldığı tarih öncesindeki olgulara dayanmakla birlikte, kapsamlı yazılan bu metin sonrası da Türk sermayesinin içerde ve dışarda sürdürdüğü uygulamalar göz önüne alındığında bu yönelimi bozacak iç dalgalanmalar yaşanmadığı sürece, emeğin yağmalanması – sınıf ayaklanmalarının engellenmesi, PKK’nin tasfiyesi içerde ve dışarda geniş bir destekle stratejik olarak uygulanmaktadır. Nitekim son iki yılda Serakaniye, Gre Spi, Haftanin, Gare işgal ve saldırıları bu kapsamda desteklenirken, Doğu Akdeniz, Libya seferleri Kürt soykırımı kapsamında olmadığından emperyalist güçlerle yaşanan krizlere dönüşmüştür. Ancak batı emperyalizminin tüm öfkesine rağmen, Türkiye sermayesinin bir bölümü küresel güçler arasında salınımlar yaparak sadece Kürt coğrafyasında değil, kuzey ve batı doğrultusunda da engellenene kadar adımlar atmaya devam etmekte ısrarlıdır. Bu 100 yıl önce oluşan mevcut statüleri bozmaya çalışarak, daha ilerden yenileme çabasıdır.


Kendisini uzunca bir süredir buna göre konumlandıran bir iktidar çok açık ki, “demokrasicilik” oyunları oynayarak değil, yatırımını silaha, baskıya ve savaşa yapmak zorundaydı. Elbette Türkiye burjuvazisinin bu yönelimine karşı, devrimciliği muhalefetçilik havuzunda oynamak isteyenler için hayat demeçlerle sürdürülebilecek esneklikleri tanıyordu. Ancak burjuvaziyi alaşağı etmeye aday devrimcilik gerçeği, onları savaşın gerçekliğine, devrimci savaş partisi inşasına yöneltmek durumundaydı. Bu an’da günü kurtarmayı değil, stratejik olanın inşası demekti ve 2911 yasalı muhalefetçiliğin ötesinde, IŞİD’den, Türk gladyosuna, özel savaş aygıtından, zindana, operasyonlardan, iç oportinizme kadar geniş bir yelpazede sınıf savaşımının uzlaşmaz ve acımasız gerçekliği ile yoğrulmayı gerektirmekteydi. Böyle de oldu. Bugünden geçmişe bakarak söylemek gerekirse, 2014 yılında “faşizmin kurumsallaşması” üzerine yaptığımız belirlemeler ve konumlanma görevi, sol sapma, maceracılık kıskacında ele alınıyor, gelenekçilik duvarına çarpıyor, kendini 90 sonrası statükoculuğa ve yasalcılığa kaptırmış bir hareketin kırk yıl önceki devlet tarifleri “muhafazakarca” (eylemsiz)savunuluyordu. Oysa bugün hiçbir ek tanım yapmadan söyleyebiliriz ki, faşizmin yönelimi ve geldiği boyut herkesce ilan edilmiştir. Tabiki ayrım sona ermemiş, bu defa da ortaya çıkan devrimci görevler karşısında devrimci/reformizm temelinde şekillenmiştir.

Bugün açık olarak söylenebilir ki; faşist kuşatma karşısında tıpki 71 kopuşuna gerekçe olan başlıklardan bir tanesi “kendi sağından medet umma” anlayışı ile özgücüne dayanarak ihtilalci sosyalizmin yolunu tutma pratiğine göre saflaşma yaşanmaktadır. Kendi sağından medet umma anlayışı bir siyasal öngörüsüzlüğe değil aksine bir siyasal tercihe dayanmaktadır. Bu tercih devrim perspektifinin terkedilmesine dayanan, bu nedenle de ona uygun leninist parti varlığı yerine yasal muhalefet temelli örgütlenmeyi ikame eden, doğallığında da faşizmin “yıkılmasını” ileri kapitalist devletlerden ya da sürdürülemezlik beklentisine dayandırmaktan geliyor. Kuşkusuz sonuçları bir bölümü için faşizme “çelme” siyaseti olarak, başka bir bölümü içinse “cumhuriyet kutlamalarından”, Akşener’li resim karelerinde görülüyor.


Hatırlanacağı üzere son yerel seçimler böyle bir saflaşmanın yaşandığı seçimlere taktik yaklaşımda da kristalize olarak karşımıza çıkmıştı. Konumuz Türkiye sosyalistleri olması nedeniyle Kürt hareketini ayrı tutarak devam edecek olursak, Komünarcılar seçim taktiğini CHP’ ye oy “vermeme” üzerine şekillendirmişlerdi. Günün siyasal ambiyansı içerisinde bunu “sol çocukluk hastalığı” olarak değerlendiren yapıların tamamı neredeyse kendilerini ortak ettikleri CHP “zaferinde” bugün ellerinde sınıf mücadelesi açısından ne kaldığının, neyi, ne kadar ilerlettiklerinin, hangi mevzileri kurduklarının muhasebesini (savaş tezkereleri- kayyumlar – sokaktan çekilme çağrıları – CHP’nin sistem normlarını korumaya yönelik muhalifçiliği ve son olarak Boğaziçi öğrencilerin anne babalarına yapılan çağrılar…ilanihaye) yapmaya mükelleftirler. Komünar tarzın devrimci siyasete yansımasının sembolik görüngüsü ve yaklaşımı ise Türk sömürgeciliğin yayılmasının öznelerinden biri olan CHP’nin tezkereye verdiği onay sonrası binasının işgal edilmiş olmasıdır. Komünarlar bir zafer ortaklığından kendileri ve ezilen sınıflar için bahsedeceklerse bunun adı birleşik devrim güçlerinin zaferi olacaktır. Nicel olarak olmasa da tarihsel bir nitelik ve maneviyat olarak söyleyebiliriz ki; Kobane’den, Menbiç’e, Efrin’den, Gare’ye, Türkiye metropollerinde kurulan her barikatta, her direnişte ve düşmanı hedefleyen her eylemde bir miktar bizden mevcuttur. Çok geniş bir coğrafyada komünarlar toprağa tohum olmuş, çok geniş bir coğrafyada halkların zaferinde sancağı yer bulmuştur.

Örgütsel duruma hızlandırılmış bir bakış


Kongrenin maddi koşulları, kongre belgelerinde açıklandığı üzere Ulaş komutanların savaş meydanlarında ölümsüzleşmelerinin ardından boy veren kaçkınlık çizgisinin yarattığı tahribat sonrası bundan güç alan tasfiyeci şefin sahnelediği “tasfiyecilik” oyunununun boşa çıkarılması üzerinden şekillendi. “Partiye ve mücadele çizgisine düşman parti içi eğilimlerin salt örgütsel düzeyde değil, ideolojik ve siyasal olarak da tasfiye edildikleri bir platform oldu. Parti ve mücadele hattı yeniden yapılandırıldı…” ifadesi ile yer bulan bu tanımlanma parti çizgisinde ve yöneliminde ortaya çıkarılan tahrifatı tasfiye etmekle yetinmeyerek, ideolojik netleşmenin, stratejik hedeflerin köşe taşlarını yeniden çizerek, düşmana yönelen bir hattı ortaya koydu. Kuşkusuz parti litaratüründe yer verildiği üzere tüm çizgi dışı eğilimlerin birbirini tetikleyerek harekete geçtiği dönemde saflarımıza yönelik ideolojik saldırılara, düşmanın özel savaş saldırıları da eklenerek harekete geçti. Partinin artık varlığını sürdüremeyeceğinden, tasfiye olacağına, sağ çizginin yeniden cesaretlenerek gelenek sosuna batırılmış reformizme geri çekme oyunlarına kadar sistematik saldırılara eklenen “gizli tanık-itirafçı” polisiye operasyonlarıyla itibarsızlaştırma ve partiye olan güveni erozyona uğratmaya kadar devrimci savaş çizgisini tasfiye etmeye yönelik tüm enstrümanlar devreye girdi. Bu üç sapmanın bugün nereye vardıklarını ifade etmek başkaca hiçbir uzun tahlile girmeye gerekli olmayacak sadelikle yeterli olacaktır. Parti edebiyatına göre adlandıracak olursak;


I) Kaçkınlar: Kendilerinin devrimciliği konusunda hiç şüphe duymayan, ancak partinin çizgisi ve pratiği ile sorunları olduğunu ve “bu trenden inin” çağrıları ile parti savaşçılarını, partiden ayrılmaya davet eden bu toplamdan bir ikisi dışında tamamı kısa sürede devlete anlaşmalı teslim olarak itirafçı-ajan olmuş, Türkiye’de devrimci faaliyet yürüten bir çok kişi hakkında yalan beyanlarla tutsak edilmesine hizmet etmiştir.


II) Tasfiyeci Çizgi: Birleşik mevzilerde yer almasına karşın, saflarında hızlı bir dağılma ve faaliyetsizlik egemen olmuştur. Tasfiyeciliğin altın kuralı olan tasfiyeciliğin eninde sonunda kendini de tasviye edeceği yasası saat dakikliği içerisinde işlemektedir.


III) Bozguncular: Partinin savaş sahalarında ortaya çıkan krizlerinden faydalanarak, “geleneğe” dönüş üzerinden ideolojik ayrım görüntüsü ile ortaya çıkan ve Kurtuluş geleneğinin varolmasına , onun politik tezlerinin mücadele çizgisine dönüşmesine dem vuran bir grup ironik olarak bugün “Kurtuluş” hareketini tasfiye eden “eski kuşakların” reformizmine, “yeniden” yelken açtılar.


Yenilmez bir savaş örgütü çizgisinde ısrar eden komünarların kongrede ortaya koyduğu başarı gücünü; kadro ve önderlik birliğinden, temelini güçlü katılımdan, ölçütünü örgütsel bütünleşmeden, örgüt ve mücadele hattında yükseliş için kadro rönesansına dayandırdı. Ve elbette partide çözüm ve kadın örgütünde ısrar dönemin parolası oldu. Bugün her komünarın el kılavuzu haline gelen “Askeri politik temelde örgüt ve mücadele anlayışımız” birçok spekülasyona son veren, Türkiye devriminin yolunu açacak mücadele stratejisinin öncü kitabıdır.


Kongre aynı zamanda “güçlü örgüt güçlü kadro” parolasıyla kadro rönansına yöneldi. Parti tarihinin tüm eksik ve hatalarının kollektif bilinçle tespiti ve özeleştirel yaklaşım güçlü bütünleşmenin dayanağı oldu. Parti hatalarına yaklaşım konusunda Ulaş Adalı’nın yaşamında öne çıkardığı, “aslolan örgüt, aslolan mücadeledir” sözü partinin mottosu oldu. Burada temel yaklaşım hataları olağanlaştırma gericiliği değil, arınma ve bütünleşme hattında yeniden reorganize oldu. Başkaca metinlerde yer verdiğimiz üzere kuşkusuz yönelim değişikliğinin artçı etkileri ve “birlik” ten doğan yaklaşım farklılıkları, parti öncüleri tarafından yaşanması riskler içerisinde öngörülmekteydi. Ancak ideolojik netlik ve savaşçı kimliğinin zafer gücü kadrosu temelinde yeniden şekillenmesi “yenilmez bir savaş örgütü” inşasında temel lokomotif olarak planlanmaktaydı. Tüm karşı devrimci ve iç saldırılar sonucu bu bilinçle şekillenmiş kadro partiyi yeniden yeniden inşa etmeyi becerdi. Kaçkınlığın boy verdiği dönemde Afrin savaşında ölümsüzleşen komünarlar, tasfiyeciliğin boy verdiği tarihsel kesitte, Mehmet yoldaşın çizgisinde buluşanlar, bozgunculuğa karşı bir adım öne çıkarak kendine biçtiği tarihsel görevle bozguncuları bozguna uğratanlar, tüm bu krizlerin ardından yüzünü savaş alanlarına dönerek özgürlük güçlerine yeni katılım için yola koyulanlar, itirafçılığın kol gezdiği yerde bedel ödemeye hazır olanlar, itirafçılığı ideolojik ve pratik hedef alanlar, parti bayrağını mahkeme salonlarında, zindanlarda taşıyanlar, ölümsüzlerin adlarını milis eylemlerine yazanlar, birinci evre olarak tespit edilen dönem hedefi olan yenilmez savaş örgütünü kökleştiren adsız kahramanlar oldular. Görülüyor ki önderlikle kadronun parti çizgisinde güçlü birleşimi ve hedeflerin netliği kopuş kadrosunu zafere taşıyacak kudrettedir.


Birleşik Devrim Perspektifine Hızlandırılmış Bir Bakış


“Türkiye devrimci hareketi ile Kürdistan devrimcilerinin birlikte yürüttükleri birleşik devrim mücadelesinin güçlü bir temelde örgütlenmesi ve faşist ikitdarın geriletilmesi…Halkların birleşik devrim mücadelesi bütün imkanları kullanarak en güçlü zeminde örgütlenmek zorundadır…HBDH’ın bütün bileşenlerine ve özellikle partimize büyük görevler düşmektedir. Bugün verilen mücadele tarihsel öneme sahip bir mücadeledir. Bu sebeple bu mücadeleyi en güçlü şekilde örgütlemek sorumluluğu kendisini birleşik devrim mücadelesinin öncüsü olan partimize düşmektedir. Süreci bütün ciddiyeti ile örgütlemek sorumluluğu ile karşı karşıyayız… HBDH’ın ortaya koyduğu birleşik devrimci mücadele perspektifi bugün hala güncelliğini korumakta ancak geliştirilmeye ve kitle mücadelesinde sınanmaya ve hareketin bu temelde yeniden yapılandırılmasına ihityaç vardır…Devrimcilerin birliğini hedefleyen olgunluğu, ideolojik derinliği, birlikteliği ve devrim yoldaşlığını yakalamalıyız…” (2.Kongre Belgeleri – 2019)


Komünarlar kongre ile birlikte parti çizgisi ve devrimin görevleri olarak tüm sahalarda parti zeminin önüne bu güçlü görevi koydu. Askeriliğin yanında siyasallaşmış bir birleşik devrim mücadelesi ve birleşik devrim fikri, dalga dalga yayılmakta, faşizmin karşısında güçlü ve onu tedirgin eden bir boyuta ulaşmıştır. Faşizmin tüm teknik, istihbari ve askeri gücüne karşı, bazı dönemler sokakta deyim yerindeyse yaprak kımıldamadığı anlarda metropollerde yüzlerce milis eylemleri son iki yıla damgasını vurdu. Tüm bileşenlerin katkılarıyla şekillen bu süreç şimdi de ortaya çıkardığı “faşizmi yıkacağız” hamlesi ile yeni bir boyut kazandı. Tüm yasal-yasadışı alanlarda birleşik devrim fikri altında birleşik mücadele kitleselleşmeye faşizme karşı mücadelede meşru-fiili alanda daha şimdiden öncülüğe soyunmuş durumdadır. Komünarlar açısından meseleye yaklaşım bununla sınırlı değildir. Devrimin kitlesini oluşturacak birleşik devrimci kurmaylığın kurumsallaşması zaferlerlerin yolunu açacaktır. Sadece AKP-MHP faşizminin yıkılmasına odaklanmış bir anlayış, reformizme ve yerine parlementer sistemi ikame edecek düzen içi bir çözüme mahkum olur. O nedenle mesele salt en geniş anti-faşist cephe meselesi değil, çürümüş bir düzene karşı devrimin örgütlenmesi meselesidir.


Bu noktada partimiz birlik perspektifini ideolojik netliğini aynı programatik yaklaşımlar içerisinde olduğumuz yapılarla yürütmelidir… Partimizin yürüteceği birlik işçi sınıfının devrimci rolünü gören, mücadelenin devrimci zor hattını redetmeyen, Kürt özgürlük hareketi ile devrim ortaklığı yapabilen, kadın özgürlük mücadelesini yadsımayan bir perspektifle pratikleşebilir. ..Partimiz açısından birlik kavramı niceliksel bir ifade değil, devrimci savaşa daha fazla nasıl nitelik kazandırma arayışının ifadesidir.”


Bu doğrultuda bugün HBDH ve birleşik devrim kurmaylığı, komünarlar için bir takım kadrolarının görevlendirildiği sözcüler üzerinden yürütülen bir yaklaşım değil, tüm yapısı ile içsel ve doğrudan devrim stratejisinin parçası olarak ele alınmaktadır. Başka bir deyişle bir tek komünarcının olduğu yer birleşik devrimin mevzisi konumundadır.

Günün görevlerine hızlandırılmış bir bakış


Kuşkusuz kongrenin yüklediği görevler iki yıldır bir boyutu ile pratikleşse de, bir boyutu yetersizliklerle karşı karşıyadır. Bunda esas olan irade eksikliği ve kararsızlık değil, tam tersine bütünlüklü bir parti iradesine ve önderliğine rağmen nesnel durumun ortaya çıkardığı süreçlerdir. Bugün faşizme karşı yükselen ve harekete geçen bir kitle mücadelesi, devletin tüm zoruna rağmen inişli çıkışlı sürmektedir. Büyük bir kitle zemini düzenin tüm güçlerinden umudunu kesmiş bir biçimde öfke biriktirmektedir.

Komünarların görevi her gün her an bu kitlelere partiyi götürme, çizgisini kitleselleştirme gerçekliğidir. Öncü gücünü kitlelerden alabilecek bir niteliğe sıçramakla yüzyüzedir. Bu devrimci siyaseti daha fazla sokağa taşımayı, sokakta, işçi semtlerinde konumlanmayı ve süreğen propaganda faaliyetini gerekli kılar.


Komünar kadro yaklaşan zaferi kendi bilincinde somutlayarak 24 saatini devrimin görevleri ile bütünleştirmek, yaşamını faşizmle savaş gerçekliğinin ciddiyetiyle örgütlemek zorundadır. Bu partiyle tam bütünleşmeyi, çözüm gücü kadrosu olmayı gerektirir. 2021 yılı parti perspektifi tüm alanlarda, gerillasından, milisine, kitle faaliyetinden, gençliğe, kadın kurtuluş mücadelesinden, komünar tutsaklara, propaganda-yayın alanına kadar kendini yenileyerek, tam bir senkron halinde faşizme karşı seferberlik hamlesine geçme olarak tariflemiştir. Yani dün ne yapıyorsan, bugün hem kadronun hem çalışma yaptığı alanın devrimci değişiminin hissedileceği bir güce dönüşmesidir. Unutmayalım ki bir savaşın içerisindeyiz. Faşizmin işçi sınıfına, kadınlara, gençlere, Kürt halkına karşı açık yürüttüğü bir savaşın içerisindeyiz. Bu savaş ancak devrimci savaşla son bulacak. En gencinden, en yaşlısına tüm komünarcılar bu devrimci savaşın kurmaylarıdır. 2021 yılı Bostancı’da Orhan, önderleşmede Mehmet, birleşik mücadelede Ulaş, metropollerde Aynurlaşmanın yılıdır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*